YÜZMİLYONLARCA KİŞİDEN DAHA ŞANSLIYIZ

70 küsûr milyon olan Türkiye nüfûsunun, neredeyse dörtte biri tahsîlde olan gençliktir. Tabîî ki bunların bir kısmı ilköğretimde, bir kısmı orta öğretimde, diğer bir kısmı da yüksek tahsîldedir. Bunlara göre daha az bir kısmı da lisansüstü eğitim görmektedir.

Dört yıllık Liseleri, Kolejleri, dengi okulları veya Fakülteleri ve Yüksek Okulları bitirecek kardeşlerimizden her birinin hayât defterinden, her bir günü bir sayfa kabûl edersek, 365 x 4 = 1.460’ar sayfa eksilmiş olacak; ölüme, kabre ve âhirete doğru biraz daha yaklaşmış olacaklar.

Tabîî ki, günümüz şartlarında Türkiye’deki ortalaması takrîbî 60-70 sene olan bir insan ömrü içerisinde, bırakın dört seneyi, bir sene bile çok mühim bir zamân dilimidir. Çünkü 1 Gün: 24 sâat, 1.440 dakîka, 86.400 sâniye’dir. Bir mîlâdî yılın kaç sâat, kaç dakika, kaç sâniye ettiğini bulmak için, bu rakamları 365’le çarpmak lâzım. Ama şu kadarını söyleyelim ki bir yıl: 4 mevsim, 12 ay, 52 hafta, 365 gün ve 8.760 sâattir.

ÖMRÜMÜZDEN DÖRT SENE DAHA GİTMİŞ OLACAK

Biz, zaman zaman, muhtelif üniversitelerden mezûn olan öğrencilerin mezûniyet günlerine katılıyoruz. Aslında, sâdece bir mîlâdî yılı tamâmlamakla, ömrümüzden ne kadar zamân geçtiğini bir kerre daha vurgulayacak olursak, bir sene bitince, ömrümüzden tâm 8.760 sâat gitmiş olmaktadır, dört sene için, bunu dörtle çarpınca 8.760 x 4 = 35.040 sâat çıkmaktadır ve bunların artık geri dönüşü de yoktur.

Bir senenin değil; yerine, zamanına ve şartlarına göre ayın, haftanın ve günün bile ehemmiyeti çok fazladır; hattâ sâatin, dakîkanın ve sâniyenin bile önemi ne kadar büyüktür. Bana gelen bir mailde bu husûs şöyle ifâde edilmektedir:

Bir senenin değerini anlamak için sınıfta kalmış bir öğrenciye sor.

Bir ayın değerini anlamak için, 8 aylık bir bebek dünyâya getiren anneye sor.

Bir haftanın değerini anlamak için, haftalık dergi çıkaran bir çilekeşe sor,

Bir sâatin değerini anlamak için, sevdiklerine kavuşmayı bekleyen kimselere sor.

Bir dakîkanın değerini anlamak için, treni kaçıran yolcuya sor.

Bir sâniyenin değerini anlamak için, bir kazâyı önleyemeyen sürücüye sor.

Bir sâniyenin yüzde birinin değerini anlamak için de olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan koşucuya sor.’

Onun için geçmiş günlerimize yönelik bir muhâsebe ve murâkabe yaparak yeni hayâta girmeliyiz. Hattâ İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh), ‘bir müslümân, her akşam yatağına girince, o günün muhâsebesini yapmalıdır’ buyuruyor. Bunu esnâf, dükkânlarında her akşam kasayı kapatırken yapmaktadırlar.

Bizler de, kendi adımıza, milletimiz ve insanlık uğruna ne gibi güzellikler, hayırlar, fedakârlıklar yaptığımıza dönüp bir bakmalıyız. Neden’ Çünkü, Yunus Emre’nin dediği gibi:

Bu dünyâya gelen kişi,

Âhir yine gitse gerek.

Müsâfirdir, vatanına,

Bir gün sefer etse gerek.

Evet, bu dünyâda yolcuyuz. Günün birinde ebediyet âlemine göçeceğiz. [Zâten hadîs-i şerîf var.]

Yalnız azamet ve ikrâm sâhibi Rabbi’nin zâtı bâkî kalacak‘ [Rahmân, 27] meâlindeki âyet-i kerîmede ifâde edildiği gibi, Allahü teâlâ’nın zâtı dışında bütün varlıklar fânîdir.

YÜZMİLYONLARCA KİŞİDEN DAHA ŞANSLIYIZ

Aslında bizler, Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği çok büyük ni’metlere sâhibiz. Bu ni’metleri yerli yerinde kullanabiliyor muyuz’ Bir takvîm yaprağının arkasındaki şu cümleler bizleri ciddî olarak düşündürmelidir:

Eğer bu sabah sağ olarak uyanmış iseniz, dün ölen 330 bin insandan daha şanslısınız.

Eğer bu sabah hastalıklı değil de sağlıklı uyanmış iseniz, şu anda hasta olan 1 milyar insandan daha şanslısınız.

Bir harp tehlikesi, işkence görme ihtimâli, sağ kalmama korkusu ve büyük bir tehlike ile karşı karşıya değilseniz, 500 milyon insandan daha iyisiniz.

Kilerinizde veya buzdolabınızda yiyeceğiniz, üzerinizde elbiseniz ve başınızı sokup uyuyabileceğiniz bir eviniz varsa, dünyadaki 3 milyar insandan daha zenginsiniz.

Cebinizde veya emîn bir yerde paranız varsa, dünyânın en imtiyâzlı olan 1 milyar insanı arasındasınız.

Eğer bir şeyler okuyabiliyorsanız, bu demektir ki, okuma-yazma bilmeyen 2 milyar insandan biri değilsiniz.

Anneniz-babanız sağ ise ve boşanmamışlarsa, eşiniz ve çocuklarınızla mes’ûd bir âile iseniz, siz bu dünyadaki nâdir insanlardan birisiniz. O hâlde ne duruyorsunuz, hâlinize şükredin!’

Evet, Allahü teâlânın bizlere ihsân buyurduğu sonsuz ni’metlerine şükretmeli, bunları yerinde kullanmalı, O’nun kullarına yardım ve hizmet etmeliyiz. İlmi olan ilminden, makâmı olan makâmından, malı olan da malından diğer insanları faydalandırmalıdır. Her gün, en iyi işleri yapmaya çalışmalıdır.

Allahü teâlâ’nın bizlere önemli lütuflarından birisi de zamân ni’metidir.Bilindiği gibi, akıp giden zamân içerisinde, bize emânet edilen ömrümüzü tamâmlamaktayız.

Kur’ân-ı kerîmde zamânın önemine şöyle dikkat çekilmiştir:

‘Fecir vaktine, on geceye andolsun’’ [Fecr, 1-2],

(Karanlığı ile etrâfı) bürüyüp örttüğü zamân geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze andolsun’’ [Leyl, 1-2],

‘Asra yemîn ederim ki insan zarardadır’’ [Asr, 1-2]

Allahü teâlâ, mükellef olan her insana düşünüp taşınacağı, öğüt alacağı ve hakkı kabûl edebileceği kadar bir ömür vermiştir. Bu husûsta Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

‘Onlar Cehennem’de şöyle feryâd ederler: ‘Ey yüce Rabbimiz! Ne olur, bizi buradan çıkar! Dünyâya geri gönder de, daha önce yaptıklarımızdan farklı, güzel ve makbûl işler yapalım!’

Allah onlara şöyle buyurur: ‘Biz size, düşünüp ibret alacak, gerçeği görecek kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi’ Hem size Peygamber de gelip uyardı. Öyleyse tadın azâbı! Zâlimlere hiç bir yardımcı yoktur!’ [Fâtır, 37]

Bu vesîleyle belirtelim ki, Sevgili Peygamberimiz: ‘İki [büyük] ni’met vardır ki, insanların çoğu bunlarda hep aldanır: Bunlar: Sağlık ve boş vakittir’[Tirmizî] buyurmuştur. Yine bir hadîs-i şerîfte ’İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır’ buyurulmuştur.

Unutmayalım ki, zaman en büyük sermayedir. Sevgili Peygamberimiz: ’Akıllı kimse [müslümân], kendisini hesâba çekip ölümden sonrası için hâzırlık yapan kişidir’ buyurmuştur.

Azîz Kardeşlerim!

Yirmibirinci asırda, yeni nesillere, mukaddes dînimiz İslâmiyet’i, şanlı târihimizi, yüksek kültür ve medeniyetimizi doğru bir şekilde, ilmî ve objektif usûllerle öğretmemiz şarttır. Aksi hâlde, günümüzdeki teknolojik gelişmeler sebebiyle yabancı kültürlere açılmış bir gençliğin, benliğini muhâfaza etmesi çok zordur.

Dünyâmız büyük bir gemi, bütün insanlar da onun yolcuları gibidir. Bu gemiyi korumaya hepimizin çalışması lâzımdır; yoksa hep birlikte batarız.

İnsanlar nasıl doğup gelişiyor, büyüyor ve ölüyorlarsa, devletler de aynı kaderi paylaşmaktadırlar; yani onlar da doğar, büyür ve ölürler. Çeşitli coğrafyalarda, özellikle güzel Anadolu’muzda, muhtelif târihlerde, bilhâssa İslâm öncesi dönemlere baktığımızda, âdetâ sayılamıyacak kadar çok devletin ve medeniyetin kurulup yıkıldığını görüyoruz.

O hâlde güzel ülkemize sahip çıkmalıyız ki, burası da öncekiler gibi başkalarının eline geçmesin ve târihe mal olmasın.

Değerli Kardeşlerim!

Bizler biliyoruz ki, Allahü teâlâ, kullarının îmân etmelerini, ibâdet yapmalarını, güzel ahlâka sâhip olmalarını, kendi aralarında kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve emretmiştir.

Yüce Allah, bunun sağlanması için, ilk Peygamber Hz. Adem’le son Peygamber Muhammed aleyhisselâm arasında, muhtelif asırlarda, çeşitli coğrafî bölgelere birçok’Peygamber’ göndermiş, bazılarına ’Kitap’ ve ’Suhuf’ ta vermiştir. Bu peygamberlerden 6’sına ’Ülü’l-azm’, 313’üne ’Resûl’, 124 binden ziyâdesine de’Nebî’ denildiği malûmdur.

Şüphesiz ki bu Peygamberlerin hepsi, aynı îmân esâslarını, ‘Âmentü Esâsları’diye bildiğimiz umdeleri teblîğ ederek, ’iyi ferd’, ‘iyi âile’, ‘iyi cemiyet’ yanî güzel ahlâklı insanlar meydâna getirmeyi hedeflemişlerdir. Yine zikrettiğimiz kitapların hedefi de,  ’insân-ı kâmil’ meydâna getirmektir.

Şu bir gerçektir ki, Peygamberlerin ve kitapların gönderilmesi, bunlarla sırât-ı müstakîmin, doğru yolun, rızâ-i İlâhî’ye ve Cennet’e götüren yolun gösterilmiş olması, şeksiz ve şüphesiz, yüce Allah’ın, kullarına olan ni’metlerinin en büyüğüdür.

Kıymetli Gençler!

Burada, bir husûsun daha bilinmesinde fayda görüyorum: Zulmetler, zulümler ve vahşetler altında inim-inim inleyen insanlara, kurtarıcı olarak Sevgili Peygamberimizin lutfedilmesi, dünyânın en önemli hâdiselerinden ve en mühim dönüm noktalarındandır.

‘Asr-ı Saâdet’in mimârı ve son Peygamber olan Hazret-i Muhammed(sallallahü aleyhi ve sellem), bundan 14 asır evvel, tek başına teblîğâta başlayarak,23 sene gibi çok kısa zaman zarfında, târihin bir benzerini görmediği ve kıyâmete kadar da göremeyeceği 150 bin güzîde sahâbe, kâmil insân, mübârek insan, ‘hayırlı bir ümmet’ meydâna getirmiştir.

Onlar da, 50 sene gibi çok kısa zaman zarfında, gâyet mahdût imkânlarla, Endülüs”ten (İspanya’dan) Çin”e kadar olan geniş coğrafî bölgeleri fethedip oralara ilim, irfân, ahlâk, fazîlet, adâlet, medeniyet, hakkâniyet, insanlık, insan hakları, nûr ve hidâyeti, tek kelimeyle söylemek gerekirse, Allahü teâlânın mukaddes dîni İslâmiyyet’i götürmüşlerdir. Kat’iyyen kimseye zulmetmemişlerdir. Bu konu, ciddiyetle incelenmesi gereken bir konudur.

Amerikalı yazar Stüdart ‘İslâm Âleminin Bugünkü Hâli’ adlı kitabında diyor ki:

‘İslâm’ın zuhûru, neredeyse insanlık tarihinde kaydolunan en büyük hâdisedir. İslâm, daha evvel şahsiyet bakımından zayıf olan bir millet ve değer bakımından kıymetsiz bir ülkede zuhûr etti. Daha yirmi otuz sene geçmeden, uçsuz bucaksız geniş mülk ve saltanatları parçalayarak, asırlar ve nesiller boyu devam edegelen eski dinleri yıkarak, millet ve kavimlerin içindekilerini değiştirerek, sağlam bünyeli bir âlem (İslâm Âlemi) kurarak yeryüzünün yarısına yayıldı. İslâm’ın ilerleme ve yükselme sırrını ne kadar araştırıp incelersek o kadar hayranlığımız artıyor…’

Peygamber Efendimizden i’tibâren, bütün müslümân devlet adamları, milletlere ‘Vedîatullah’ (Allahü teâlânın kendilerine birer emâneti) olarak muâmele etmişlerdir. Müslümânların hâkim oldukları yerlerde ve zamanlarda, müslim ve gayr-i müslim herkes, bütün insanlar râhat ve huzûr içerisinde yaşamıştır.

Son Peygamber olan Sevgili Peygamberimiz, kendisini bir muallim (eğitimci) olarak tanıtmış, eğitimcilik vasfını, gönderiliş sebepleri arasında zikretmiş, hayatı boyunca bunu tatbik etmiş ve muvaffakiyeti târihen sâbit, başarısı dost-düşman herkes tarafından kabul edilmiş bir eğitimcidir. Onun bu başarılarından istifâde etmek lâzımdır.

Eğitimde işin esâsı, hem kendisine faydalı, hem de âilesine, milletine, müslümânlara, vatanına ve devletine, hattâ bütün insanlığa faydalı insanlar meydana getirmektir. İşte millî eğitimimizdeki ana hedef eskiden bu idi, şimdi de bu olmalıdır.

Hz. Peygamber aleyhisselâm:

‘İslâmiyet, Allah’ın emirlerine ta’zîmde bulunmak, yaratılmışlara şefkat etmektir’, ‘Merhamet etmeyene merhamet olunmaz’, ‘İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır’, ‘Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir’, ‘Büyüklerimize hürmet etmeyen, küçüklerimize de şefkat etmeyen bizden değildir’ buyurarak, insanları her mahlûka karşı şefkat ve merhamet etmeye, büyüklere karşı saygı göstermeye, insanlara hizmet etmeye ve faydalı olmaya, dâimâ hayır işlemeye yöneltmiştir.

Peygamberimizin ve O’nun izinden giden âlim ve velîlerin, nasıl kâmil cemiyetler meydâna getirdikleri açıkca ortadadır. Burada Karahanlılar, Gazneliler, Timuroğulları, Babürlüler, Selçuklular ve Osmanlıları zikredebiliriz.

Ma’lûm olduğu üzere, dünyâ târihinde, Peygamber Efendimizin ’Asr-ı Saâdet’i ve’Hulefâ-i Râşidîn’ devirlerinden sonra, Hak ve adâlete riâyette en üstün seviyeye yükselen Müslüman-Türk Devleti olan ’Osmânlı Devleti’, XIV. [ondördüncü] asrın başından XX. [yirminci] asrın ilk çeyreğine kadar hüküm süren, şerefli ve en uzun ömürlü bir hanedânın kurduğu devlettir. Bu devleti sâdece Türkler, müslümânlar değil, pekçok gayr-i müslim dahî medhetmektedir.

Dost-düşmân herkesin kabûl ettiği bir husûstur ki, Osmânlı Devleti, İslâmiyet’in emrettiği şekilde, farklı dîn ve milletlere mensup çeşitli unsurlar arasında sağlam bir âhenk te’sîs etmiştir. Böylece geniş insan toplulukları nezdinde sosyal adâleti kurmakla dünyâ târihinde, kudretli ve cihânşümûl bir siyâsî varlık göstermiştir.

İlk on Osmânlı pâdişâhı, târihçilerce, dâhîlerden sayılmaktadır.

Anadolu Selçukluları’ndan sonra İslâmiyete, müslümânlara ve insanlığa hizmet nöbeti, Kayı Boyu’na geçmiştir. Küçücük bir beylikten kısa zamanda cihân devleti durumuna gelen Kayı’nın azîz temsilcisi Osmânlı Türkü, İslâmiyet’in son dîn olduğuna îmân etmiş, ilme, san’ata ve bütün insanlığa asırlarca faydalı olmuştur.

Osmânlı Devleti millî, İslâmî ve insânî esâslara bağlı bulunan bir cihân hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Bu düşünce, gerçekten Türk-İslâm târihinde en yüksek derecesini Osmânlı Devleti’nde bulmuş ve müstesnâ bir kudret kazanmıştı. Osmânlı cihân hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideâli, şüphesiz millî şuûr ve uyanış yanında, asıl kaynağını İslâm dîni ve onun cihâd rûhundan alıyordu.

Endonezya’dan İspanya’ya, Kırım’dan Yemen’e kadar müslümân milletlerin hâmîliğini yapan Osmânlılar, dâimâ mazlûmların yanlarında yer almışlar, fethettikleri yerlere, hizmetin en üstününü götürmüşlerdir. Büyüklüğü, bütün hasletleri ile üzerinde taşıyan Türk ordusunun fethettiği bir hıristiyân köyünde, aynı gün aç ve açıkta olan kalmaz, kimsesi olmayan dul kadına o gün aş çıkar, giyecek ve barınak te’min edilirdi. Bu sebeple, hıristiyân âlemi, atalarımız Osmânlı Türk’ünü dâima kurtarıcı olarak karşılamışlardır.

Bizler de o ecdâdın torunları olarak gittiğimiz yerlerde bulunan herkese elimizden gelen hizmetleri yapmalıyız.

Kıymetli Kardeşlerim!

İslâm dîninin, beşeriyeti saâdete, adâlete ve insanlığa eriştirmek için, i’lân ettiği yüksek esâslar ve dünyâ nizâmı mefkûresi, Eshâb-ı kirâmdan sonra en ileri derecesine Osmânlı devrinde ulaşmıştır.

Osmânlı Devletinin hâkimiyeti Avrupa’da Viyana’ya kadar olan yerlerde, Asya’da Kırım, Kafkasya, bütün Ortadoğu Ülkeleri, Afrika’da Kuzey Afrika, Hint ve Atlas Okyanusları ile Karadeniz, Marmara, Ege, Akdeniz, Adriyatik, Ummân Denizlerinde sürdü. Kıymetli âlimler yetişip, muhteşem ilim ve san’at eserleri inşâ edildi.

Burada, Batılı bir ilim ve fikir adamının [D’ohsson’un] fikrini zikretmeden geçemiyeceğiz:

…. Kur’ân-ı kerîmi tanıyanların zihnine ve hâfızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en hayırseveri, en insâniyetlisi hâline getirmiştir. Bütün bu fazîletlere rağmen, Ecnebîlerin (Avrupalıların) barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten müslümânlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dînlerinin de düşmânıdır. Bu şecâat, Türklere sâdece dînlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden de gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri, savaş alanının silâh gürültüleri arasında ta’yîn edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların fazîletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesîrlerini muhâkeme etmeli, onları barış zamânındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Filhakika Türkler, savaşta ne kadar sert, ne kadar mağrûr ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sâkindirler. En büyük kahramânlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayâtlarına döndükleri zaman gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların beşerî duygularla dolu hayırsever kimseler olduğu anlaşılır.

Bu duygu, bütün Türklere şâmildir. Hepsinin de rûhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesâret timsâli olan bu kimseler, barışta fakîr babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en hasîsi bile yine de bir vazîfe olarak iyilik etmekten çekinmez….’

Bazı televizyon ve gazetelerimizde haksız yere bazı tenkîdler yapılsa da, aklı başında olan yerli-yabancı herkes, Osmânlı devletini övüyor. Acabâ neden’ ÇünküOsmânlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika netîcesinde gerçekleşmekteydi. Osmânlı idâresinin, İslâm dîni hükümleri çerçevesinde, gayr-i müslimlere cân ve mâl güvenliğiyle dînlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâmiyetle şereflenmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun netîcesi olarak çok defâ, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar, kendiliğinden Osmânlı hâkimiyetini tanımakta idiler. Baştan başa hıristiyânlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idârî siyâsetteki incelik sâyesinde İslâmiyeti seçti.

Zamânımızın birçok târihçi, düşünür ve ilim adamları bu husûsta şunları söylemektedirler:

…. Osmânlıların hoşgörüleri, ister siyâset, ister hâlis insâniyet netîcesiyle meydâna gelmiş olsun, Osmânlıların yeni zaman içinde milliyetlerini tesîs ederken dîni, hürriyet ilkesinin, siyâsetinin temel taşı olarak kabûl eden ilk millet olduğu, i’tirâz kabûl etmez bir durumdur. Hıristiyân dünyâsındaki ardı arkası kesilmeyen Yahûdî ta’zîbâtı ve engizisyona rağmen, muâvenet mes’ûliyeti lekesini taşıyan asırlar esnâsında, Hıristiyân ve Müslümanlar, Osmânlıların idâresi altında âhenk ve vifâk, uygunluk, içerisinde yaşıyorlardı…’ (Gibbons).

Bir aşîretten cihângîr bir imparatorluğa giden yolda, Osmanlı hânedân mensuplarının kudret kaynakları incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim, Fransız târihçisi Grengur da, ’Bu yeni İmparatorluğun teessüsü, beşer târihinin en büyük ve en hayrete değer vak’alarından biridir’ demektedir.

Târihçilerin, Osmân Gâzî ve kurduğu devlet hakkındaki ortak fikirleri özetle şöyledir:

Türk ve İslâm târihinin en muhteşem devri Osmânlıların eseridir. Onlar, milli ve İslâmi mefkûrelerinin dâhiyâne terkibi, siyâsi istikrar ve sosyal adâletleri sâyesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında, beşer târihinde nizâm-ı âlem dâvâsının en kudretli temsilcileri olmuşlardır. Osmânlı hânedanı, dünyâda hiçbir âileye nasib olmayan büyük ve dâhi padişahları bir biri ardından yetiştirmekle, bu devlete yanlız en büyük hayâtiyeti bahşetmedi. Onu milli, İslâmi ve insanı ideâller çerçevesinde milletin kalbini kazanarak cihân hâkimiyeti düşüncesinin de en sağlam teşkilâtı hâline getirdi. İslâm dininin, beşeriyeti saâdete, adâlete ve insanlığa eriştirmek için, ilân ettiği yüksek esaslar ve dünyâ nizâmı mefkûresi, Eshâb-ı kirâmdan sonra en ileri derecesine Osmânlı devrinde ulaşmıştır.

Osmânlı sultanları, ilmi ve ilim adamlarını, memleketlere sâhip olmaktan üstün tuttular. Kemâl sâhibi ilim erbâbını dâima takdîr edip onlara rağbet gösterdiler. Pâdişâhlar, savaşta ve barışta, kânûnların düzenlenmesinde, dînin bildirdiği hükümlere sâdık kalmakla yükselip kuvvetlendiler. İşlerinde âlimlerle istişâre eylediler. Devlet nizâmlarının hâzırlanıp, düzenlenmesini ve teftîşini onlara havâle edip, idârî mes’ûliyetlere onları da dâhil ettiler. Bunun için Osmânlı Devletinde ulemâ sınıfı, hürmetli bir mevkıdeydi. Bu yüzden korkutmaya dayanmaktan çok, adâleti yerleştiren kânûnlar yapıldı.

Osmânlı Devleti, kavimler, dînler ve mezhebler arasında sağlam bir âhenk kurmuştu. Eski ve yeni devletlerden farklı olarak, dışta istîlâ tehditleri ve içeride çeşitli ırk, dîn, mezhep mensûbları ve grubların huzûrsuzluk endîşeleri bulunmuyordu. Halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezâda müsâade etmemekle, dünyâ târihinde milletler arası en kudretli ve cihânşümûl bir siyâsî varlık teşkîl etti. Osmânlı cihân hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideâli, şüphesiz millî şuûr ve uyanış yanında, asıl kaynağını İslâm dîni ve onun cihâd rûhundan alıyordu.

Bu düşünce, gerçekten Türk-İslâm târihinde en yüksek derecesini bulmuş ve müstesnâ bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyâsi varlık, eski ve yeni devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehditlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensubları ve grubların huzursuzluk endişelerine mâruz bulunuyordu. Osmânlı cihân hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideâli, şüphesiz milli şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslâm dini ve onun cihâd rûhundan alıyordu. Şeyh ve evliyânın himmetleriyle yükselen gazâ rûhu, küçük söğüt kasabasından Bursa”ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli”ne yayılıyordu.

Bu arada Osmânlı Devletinin kuruluş ve cihâd rûhunun yükselişinde tasavvuf da büyük kudret kaynağı idi. Gerçekten de Osmânlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf tarikatleri, şeyhler, veliler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osmân Gâzi ve haleflerinin etrâfı din adamları, ulemâ ve evliyâ ile dolmuş ve daha ilk günden Osmânlı akınları gazâ mâhiyetini almıştır.

Nitekim Osmân Gâzi, dâmâdı olduğu büyük tasavvuf âlimi Şeyh Edebâli”ye intisâb ederek her hususta onunla istişârede  bulunurdu. Kendisinden sonra gelecek Osmânlı sultanlarına da İslâm âlimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın gösterülmesini ve her işte kendilerine danışılmasını tavsiye etti. Bu vasiyete lâyıkıyla uyan Osmânlı sultânları, fethettikleri yerleri medrese, zâviye, imâret, dârül-kurrâ ve türbelerle âdetâ kudsîleştirmişler, buralarda yetişen âlimlerle bütün dünyâya İslâmiyeti, insanlığı, ahlâkı, adâleti yaymışlar, asırlarca maddî ve mânevî güç ve emeklerini bu uğurda harcamışlardır.

Kıymetli Gençler!

Ma’lûm olduğu üzere, Söğüt ve Domaniç yaylalarına 400 çadır hâlinde yerleşen bir aşîretten de, beylik, hânlık, devlet, cihân imparatorluğu, hattâ hilâfet merkezi  meydâna getirilmiştir.

Burada şunu belirtelim ki, devletler de insanlar gibi doğar, büyür, en olgun seviyesine ulaşır ve nihâyet târih sahnesinden çekilirler.

Osmânlı da böyle oldu; dörtyüz çadırdan ihtişâmlı bir cihân devleti doğdu, büyüdü, yirmi üç küsûr milyon kilometre karelik bir coğrafyayı vatan yaptı, medeniyetlerin en güzel ve en üstününü kurdu ve bu kemâl noktasından yavaş yavaş zevâl çizgisine doğru yürüyüp takrîben bir asır evvel târih sahnesinden çekildi.

Osmânlı Devleti ve sultânlarının da’vâları, kendi ta’bîrleri ile ’Nizâm-ı âlem’üzerinde toplanıyor, koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı da, millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihân hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu.

Osmânlı Beyliği, daha kurulduğu andan i’tibâren askerî, adlî ve mâlî teşkîlâtla işe başladı. Bilhâssa askerî işlere fazla ehemmiyet verilerek muvaffakiyetin sebepleri hâzırlandı. Fakat bu zâhirî kudret, tamâmen ayrı dînde olan yabancı bir bölgede, ya’nî Balkanlarda yayılma ve yerleşme için kâfî değildi.

Ancak bu iş, daha çok ma’nevî ve rûhî sebeplerle, öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuûrlu bir biçimde oldu ki, bugün dahî, düşünenleri hayretler içerisinde bırakmakta ve 20. asırda dahî misli görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi, bugün de yerli-yabancı nesillerin hayrânlığını çekmektedir.

Kıymetli Kardeşlerim!

Bilindiği üzere, Osmanlı Türkleri, 15, 16 ve 17. asırlarda, siyâsî sâhada olduğu gibi, medeniyet seviyesi, ictimâî, yani, sosyal nizâmı ve ahlâkî üstünlüğü ile, ayrıca bilim ve teknolojisi ile dünyâda en ileri seviyede bulunuyordu.

Dünyanın en mühim ticâret yolları, önemli ülkeler, şehirler ve denizler, Osmanlı hâkimiyeti altındaydı.

Hattâ iki sâatlik bir savaş sonunda, herhangi bir devleti bütünüyle idâreleri altına alabilecek bir güce sâhiplerdi. Karşılarında rakîb olabilecek bir kuvvet yoktu.

Ama buna rağmen kimseye zulmetmemiş, haksızlık yapmamış, insanların can, mal ve ırz emniyetlerine halel getirmemiştir.

Şunu net bir şekilde bir kerre daha ifâde edelim ki, bütün İslâm devletleri,mensûbu oldukları İslâm dînine ve onun güzel ahlâkına, iyilik, çalışkanlık, adâlet’ gibi emirlerine sarıldıkları müddetçe, çağlarının zirvesine çıkmış ve diğer milletlere örnek ve onlardan üstün olmuşlardır.

EK:

İSLAMIN GÜNEŞİ…M. Saîd Arvas, 22 Nisan 2010

Müslümân olmadan önce Araplar, neredeyse dünyadan tecrit edilmiş bir milletti. Çöl bir taraftan, yarımadayı üç yönden kuşatan denizler bir taraftan, medeni dünyadan uzak kalmasına sebep teşkil ediyordu.

Araplar o derece bölünmüş, tembelleşmiş ve aşağı derecelere düşmüştü ki, diğer ülkelerle savaşacağını, komşu devletlere karşı zafer kazanacağını rüyasında dahi göremiyordu.

İran’la Bizans, o günün en büyük devletleri idi. Doğunun ve batının liderleriydiler. Bunlar Arap yarımadasını, bileziğin bileği sarması gibi kuşatmışlardı. Fakat çöl olan, yer altı ve yer üstü zenginlikleri az olan yarımada (o zaman petrol keşfedilmemişti) can ve mal kaybına değmezdi onlar için. Onların, bu verimsiz çöle para harcamaya ve fakir olan Arapları beslemeye ihtiyaçları yoktu. Ancak, böyle bir millet, kısa bir zaman sonra cihan tarihinde müthiş bir vazifenin temsilcisi olacaktır…

SÜPER DEVLETLERİ YENDİLER!

Bedevi Araplar, çöllerinden çıkmış fetihler yapmakta, düşmanlarını dize getirip ezmektedirler… Bu sel, Arapların merkezi olan Medine-i Münevvere’sinden, (Hicri 11) tarihinde (Mîladi 632) fışkırmış, önüne çıkan her şeye üstün gelmiş, dağları, ovaları basmıştır. Sayıları yüz binleri bulan, tam techizatlı, geçtikleri yeri sarsacak kadar güçlü İran, Bizans ve Mısır ordularını mağlup etmiştir.

Yine bu sel, eski medeniyetleri, kuvvetli devletleri, köklü saltanat kuran milletleri silip süpürmüş ve onları tarihe gömmüştür.

Önceden Araplar onların gözünde küçük ve kıymetsiz görünürken imanla şereflenen Arapların gözünde diğer milletler küçülmüştü. Onlara bu gücü Allahü teâlâ ihsan buyurmuştu.

Dünyanın en güçlü süper imparatorluklarını kendi memleketlerine giderek perişan ettiler. Topluluklarını dağıttılar, tahtlarını yıktılar, krallarının taçlarını çiğnediler, hazinelerini açtılar, çoluk çocuklarını esir ettiler. Gurur ve kibir elbiselerini yama tutmayacak şekilde parçaladılar. Güçlerini bir daha yerine gelmeyecek tarzda imha ettiler. Kisra, bir daha yerine Kisra gelmemek üzere; Kayser de aynı şekilde helâk oldular… Müslümânların, Müslümân olma teklifini kabul etselerdi başlarına bu felâketler gelmeyecekti. Binlerce kilometre yol kateden bir orduda zaten hal kalmaz, hareket gücünü kaybeder. İklim değişikliği de hesaba katılırsa; Müslümânların bin seneden fazla dünyada söz sahibi olan İran ordusunu yenebilmesi yüzde bir değil; binde bir ihtimal ile de mümkün değildi.

Zafer kazanılması için bütün sebepler, İranlıların lehine, Müslümânların aleyhine idi. Fakat iman edenler etmeyenlere galip geldi. Sebe’ sûresinin 19. Ayet-i kerimesinde meâlen ‘İşte biz de onları masallara çeviriverdik. Onları darmadağın ettik’ buyuruluyor. El-A’râf 137’de ise meâlen ‘Hakâretlere maruz bırakılmış olan o kavmi de, kendisine feyz ve bereket verdiğimiz yere mirasçı kıldık’ buyuruluyor.

‘TARİHİN EN BÜYÜK HADİSESİ!..’

Gülünç zayıflıktan sonra bu ezici kuvvet, acayip durgunluktan sonra bu şaşılacak canlılık, derin uykudan sonra bu çabuk uyanış tarihin çözemediği bilmecelerdendir…

Amerikalı yazar Stüdart ‘İslâm Âleminin Bugünkü Hâli’ adlı kitabında diyor ki:

‘İslâm’ın zuhûru, neredeyse insanlık tarihinde kaydolunan en büyük hâdisedir. İslâm, daha evvel şahsiyet bakımından zayıf olan bir millet ve değer bakımından kıymetsiz bir ülkede zuhûr etti. Daha yirmi otuz sene geçmeden, uçsuz bucaksız geniş mülk ve saltanatları parçalayarak, asırlar ve nesiller boyu devam edegelen eski dinleri yıkarak, millet ve kavimlerin içindekilerini değiştirerek, sağlam bünyeli bir âlem (İslâm Âlemi) kurarak yeryüzünün yarısına yayıldı. İslâm’ın ilerleme ve yükselme sırrını ne kadar araştırıp incelersek o kadar hayranlığımız artıyor…’

Târihçiler, insanlık tarihinde vukû bulan en garîp hâdisenin bu olduğunda söz birliği etmişlerdir.

Prof. Dr. Ramazan Ayvallı-M. Ü. İlâhiyat Fakültesi Öğr. Üyesi

[ÇENGELKÖY – BURAK YURDU] [İmâm-Hatip Lisesi Öğrencileri için][21 MAYIS 2010 Sâat 18.00-19.30]