“TOPLU YAPILAN İBÂDETLERİN DîNİMİZDEKİ YERİ?

[İstanbul – Büyükçekmece Müftülüğü?nün “CÂMİLER HAFTASI” münâsebetiyle 04. 10. 2003  Cumartesi  günü saat  14.00”de “FÂTİH SULTAN MEHMED İLKÖĞRETİM OKULU Bedia  Muvahhid  Tiyatro Salonu”nda tertiplediği “TOPLU  YAPILAN  İBÂDETLERİN   DîNİMİZDEKİ  YERİ? konulu konferans]

Prof. Dr. Ramazan Ayvallı
M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Öğr. Üyesi

Çok azîz ve pek muhterem misâfirler !

Bildiğiniz gibi, see 1-7 Ekim tarihleri arası ?Câmiler Haftası?dır. Diyânet İşleri Başkanlığı, ?Kutlu Doğum Haftası?nda olduğu gibi, içerisinde bulunduğumuz haftada da bazı faâliyetler yapmaktadır. İşte bu çerçevede, biz bugün sizlere, Büyükçekmece Müftülüğü?nün daveti üzerine, ?Toplu Yapılan İbâdetlerin Dinimizdeki Yeri? konusunda bir konferans takdim edeceğiz. Başta, saygıdeğer Müftü Abdülcelil Çakar bey olmak üzere, bu organizasyonda emeği geçen herkese, en kalbî şükranlarımı sunuyor ve hepinize ?hoş geldiniz? diyorum.

?Toplu yapılan ibâdet? deyince, hemen hatıra, ?Beş Vakit Namaz?ın cemâatle kılınması, ?Cuma? ve ?Bayram Namazları? ile ?Hac? ibâdeti gelmektedir.

Ma?lum olduğu üzere, bazı zamanlar benzerlerinden çok  daha kudsî, bazı mekânlar emsâlinden çok daha mukaddes, bazı insanlar ise  akrânından daha muhteremdir. Cuma günü de “seyyidü”l-eyyâm: günlerin seyyidi, efendisi, en kıymetlisi” diye anılan ?en kıymetli gün?dür.

Bundan dolayı, önce bir nebze, ?Cuma Namazı?ndan bahsetmek yerinde olacak. Sonra ?Bayram Namazları? ile ?Hac? ibâdetinden bahsedelim. Daha sonra da mevzûumuzla alâkalı diğer husûsları ele alalım.

Evvelâ, ?Cuma Namazı?yla alâkalı bir âyet-i kerimeye temâs edelim:

Allahü teâlâ, Kur”ân-ı Kerîm?de Cum?a Sûresinin 9. âyet-i kerimesinde meâlen buyuruyor ki:

“Ey imân edenler, cum”a günü namaz için çağrıldığı(nız) zaman [ya”ni cum”a namâzının ezânı okunduğu zaman: Bu ezândan murâd, imâmın hutbe için minbere oturduğu vakit okunan ezândır. Çünkü Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki cum”a ezanı, ancak bundan ibâretti. Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer (radıyallahü anhümâ)”nın hilafetleri devri  de böyle geçti. Fakat Hazret-i Osmân (radıyallahü anh)”in hilâfeti zamânında, müslümânlar çoğaldığı için, o, dışarda bir ezân daha okunmasını  emretti. Eshâb-ı kirâm  (radıyallahü anhüm) de bunu beğendiler. Bu vechile icmâ” hâsıl oldu.( Buhârî, Ebu Dâvûd, Şeyhzâde)]  hemen Allah?ı zikretmeye [Cum”a namazına ve hutbeye (Beyzâvî, Celâleyn)] gidin. [Âyet-i kerimedeki “fes”av”, ?hemen koşun? demektir. Fakat bu koşmak, soluk soluğa değil, kalben koşmak, bedenen cum”aya yetişmeye müsâraat etmek ma”nasındadır. Nitekim Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)”in “femdû: hemen gidin” şeklindeki kırâati ile sahih bazı hadisler  de bunu te”yid etmektedir (Beyzâvî, Şeyhzâde).] Alış-verişi [zikrullaha mâni” olan işleri ve diğer bütün muâmelâtı ( Beyzâvî, Medârik) ] bırakın. Bu bilirseniz, sizin için çok hayırlıdır.”

10. ayet-i kerimede ise şöyle devâm edilmektedir:

“Artık o namaz kılınınca, yer(yüzün)e dağılın. [Bu dağılma emri ibâha içindir.Yani ?artık dağılabilirsiniz? demektir. (Beyzâvî, Celâleyn)]  Allah”ın fazlından nasib [rızık, ilim, hasta ziyâreti, mü”minler arasında ziyâretleşme gibi (Beyzâvî, Celâleyn, Medârik)] arayın. Allah”ı çok zikredin. [Ya”ni zikriniz yalnız Cum”a vaktine münhasır kalmasın. Bütün ahvâlinize, bütün zamân ve mekânlarınıza şâmil olsun (Beyzâvî).] Tâ ki umduğunuza kavuşasınız.”

Bu vesile ile, ?Cum”anın Hükmü?, ?Kaç Rek”at Olduğu? ve ?Şartları? üzerinde çok kısa duralım:

Cum”a namazı kaç rek”attir? Cum”a namazı 16 rek”attir. Bunun 2 rek”atini kılmak her erkeğe farz-ı ayındır. İnanmıyan, önem vermiyen kâfir olur. Öğle namazından daha kuvvetli farzdır. Cum”a namazı için, birinci ezânı işiten her müslüman erkeğin, işini, alış-verişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Namaz vakti alış-veriş sahîhdir. Fakat günâhtır.

Cum”a namazı nasıl kılınır?

Öğle ezânı okununca, hemen dört rek”at Cum”a namazının ilk sünneti kılınır. Sonra, câmi” içinde, ikinci ezân okunur. Sonra hutbe okunur. Sonra, cemâ”at ile iki rek”at Cum”a namazının farzı kılınır. Sonra, dört rek”at son sünneti, bundan sonra, dört rek”at, vaktine yetişip de kılmadığım son öğle namazının farzını kılmaya diye niyet ederek, zuhr-i âhir (âhır zuhur) namazı kılınır. Bundan sonra, iki rek”at vaktin sünneti kılınır. Cum”a sahîh olmadı ise, bu on rek”at, öğle namazı olur. Bundan sonra, Âyet-el-kürsî ve tesbîhler okunup, duâ edilir.

Cum”anın farz olmasının şartları nelerdir?

Cum”a namazının farz olması için, iki türlü şartı vardır: Birincisi ?Vücûb şartları?, ikincisi ?Edâ şartları?dır. Edâ şartlarından biri noksan olursa, namaz sahîh olmaz. Vücûb şartları bulunmazsa, sahîh olur.

Edâ şartları yedidir:

1- Namazı şehirde kılmaktır. şehir, cemâ”ati, en büyük câmiye sığmayan yer demektir.  Bugün hükümetin tasdik ve kabûl ettiği muhtarı veya jandarma bulunan köyler ve şimdiki büyük şehirlerin içinde bulunan nâhiyelerin herbiri yukarıdaki iki ta”rîfe göre de, Cum”a namazı için ayrı birer şehir sayılmaktadır. Böyle köylerde ve nâhiyelerde Cum”a ve bayram namazları kılınır.  2- İzin ile kılmaktır.  3- Öğle namazının vaktinde kılmaktır. 4- Vakit içinde hutbe okumaktır.  5- Hutbeyi namazdan önce okumaktır.  6- Cum”a namazını cemâ”at ile kılmaktır. İmâmdan başka, 3 erkek yetişir.  7- Câminin herkese açık olmasıdır.

Cum”anın vücûb şartları dokuzdur.Ya”nî, bir kimseye farz olması için şu dokuz şart lâzımdır:

1- Mukim olmaktır. Seferî olana farz değildir.  2- Sağlam olmaktır. Hastaya ve hastanın yanından ayrılamıyan hasta bakıcıya ve çok ihtiyara farz değildir.  3- Hür olmaktır. 4- Erkek olmaktır.  5- Âkıl ve bâlig olmaktır.  6- Kör olmamaktır. Yolda götüren olsa bile, a”mâya farz değildir. Yardımcısız câmiye gidebilen a”mâya farzdır.  7- Yürüyebilmektir. Felçliye, ayaksıza farz değildir.  8- Mahbûs olmamak ve düşman ve zâlimden korkusu olmamaktir.  9- Çok yağmur, kar, fırtına, çamur ve çok soğuk olmamaktır.

Cum”a hutbesinin hükmü

Cum”a hutbesini okumak farzdır. Hutbeyi kısa okumak sünnettir, uzun okumak mekrûhtur.  İki kısa hutbe okumak sünnettir. İki hutbe arasında oturmamak günâhtır.  İmâm minbere çıkınca, cemâ”atin namaz kılması ve konuşması harâm olur. Hatîb efendi duâ ederken, cemâ”at sesli âmîn demez. İçinden sessiz denir.  Namaz kılarken yapması harâm olan her şey, hutbe dinlerken de harâmdır.  

Cum”a günü sünnet olan şeyler

Cum”a günü yapılması sünnet olan şeylerden ba”zıları şunlardır: Cum”a namazı için gusletmek; güzel koku sürünmek; yeni, temiz giyinmek; saç, tırnak kesmek; câmiye erken gelmek sünnettir.  Her müslümanın Cum”a günleri, Cum”a namazından önce veya sonra başını tıraş etmesi ve tırnaklarını kesmesi sünnettir. Namazdan sonra kesilmesi efdaldir. Cum”a günü kesemiyen, başka günlerde kesmelidir. Sonraki Cum”a günü kesmeyi beklememelidir. Her Cum”a günü yıkanarak ve koltuk ve kasık kıllarını tıraş  ederek temizlenmek müstehabdır.

Burada münâsebet düşmüşken hemen belirtelim ki, Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için bazı gecelere, günlere ve aylara kıymet vermiş, bu gece, gün ve aylardaki duâ, tevbe, namaz, oruç, sadaka-i fıtır, kurban gibi muhtelif bedenî ve mâlî ibâdetleri kabul edeceğini bildirmiştir. Aslında kulların çok ibâdet yapmaları, duâ ve tevbe etmeleri için böyle gece, gün ve aylar birer sebep kılınmıştır.

Aziz kardeşlerim!

Cum?a?dan böyle kısaca bahsettikten sonra, şimdi gelelim dînî  bayramlara:

Allahü teâlâ, ümmet-i Muhammed”e iki dînî bayram ihsân buyurmuştur. Sevgili Peygamberimiz:

“Ramazan bayramı, Kurban bayramı ve teşrik günleri, biz ehl-i İslâmın bayramıdır; bugünler yeme ve içme günleridir” ve

“Ramazan bayramında namâz ve sadaka-i fıtır, Kurbân bayramında ise, namaz ve kurbân vardır” buyurmuşlardır.

Her yıl, Ramazan ayında ve arefe gününde müslümanların günahları afv edildiği için sevinirler, sürûrları avdet eder, sevinçleri tekrâr gelir; bundan dolayı “îd” denilmiştir ki, arapça olan bu kelime türkçede ?bayram? demektir.

Şüphe yok ki, bayramların cemiyet hayatımızda çok özel  yerleri vardır. Çocuklar, gençler, olgunlar ve yaşlılar, bayram sabahında, grup grup câmilere doluşurlar, büyük bir huşû içerisinde namazlarını edâ ederler. Bayram namazından sonra bütün müslümanlar birbirlerinin bayramlarını tebrik ederler, daha sonra âile büyükleri, eş-dost, akraba ve komşuları ziyaret ederek, büyüklerin ellerini öpüp dualarını alırlar. Bayramlar sevgi ve saygının artmasına vesile olur. Yine dini bayramlarımızdaki güzel adetlerimizden biri de, yetimler, fakirler, garipler ve çocukların sevindirilmeleri, yardıma muhtaç kimselere yardım ellerinin uzatılması, ictimai yardımlaşma ve dayanışmanın tezahür etmesidir. Ramazan bayramında fakirlere sadaka-i fıtır verilmesi, kurban bayramında ise, akrabaya ve komşulara kurban etinden dağıtılması ne kadar hikmetlidir.

Dini bayramlar, milletimizin birlik ve beraberliğine ve dargınların, küskünlerin barışmasına vesile olduğu gibi, ölülerimizin bile sevinmelerine sebep olmaktadır. Çünkü bayramlarda kabirler ziyaret edilmekte, ruhlarına Fatiha-i şerife, diğer sure ve dualar gönderilmektedir. Bütün dünyada din ve diyanetlerini, ırz ve namuslarını, vatan ve memleketlerini, can ve mallarını müdafaa ederken şehid düşen, bayrama yetişemeyen müslümanlar da unutulmamakta, onlar için de Kur”an-ı  kerim okunup ruhlarına gönderilmektedir. Bayram gün ve geceleri mübarek zamanlardan olduğu için, gazi, mecruh olan, dul ve yetim kalan çocuk, genç ve ihtiyar bütün müslümanlara da dua edilmektedir.

Saygıdeğer dinleyiciler!

?Cuma? ve ?Bayram? maddeleri üzerinde kısa kısa durduktan sonra, şimdi de gelelim toplu yapılan ibâdetlerden ?Hac? ibâdetine:

Bilindiği gibi, İslâmın beşinci şartı olan hac ibâdeti, hem bedenî, hem de mâlî bir ibâdettir. Bu ibâdette, bir takım meşakkatler bulunduğunu söylemeye lüzûm yoktur. Zâten, Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve selem) de, bu ibâdeti yapacağı zaman, “Allah”ım onu bana kolaylaştır” diye duâ buyurmuşlardır.

Kıymetli kardeşlerim!

Bilindiği üzere, Kabe-i muazzamayı ziyâretle ilgili iki temel ibâdet vardır: Bunlardan biri “Hac”, diğeri ise “Ömre(umre)”dir.

Şimdi aramızda, bu sene  hacca gitme hazırlığı yapan kardeşlerimiz vardır. Peygamber Efendimiz (aleyhi”s-salâtü ve”s-selâm) “Hac menâsikinizi benden alınız (öğreniniz ve benim yaptığım gibi yapınız)buyurmaktadırlar. Bu bakımdan hacca gitmeden önce, fıkıh veya ilmihâl kitaplarını yahut muteber bir “Hac ve Umre Rehberi”ni, dikkatli bir şekilde okumalı, yapılacak ve yapılmayacak işleri iyice öğrenmelidir.

Hac ibâdeti, “belli bir yeri, belli bir zamânda, belli şeyleri yaparak ziyâret etmek” şeklinde tarif edilmektedir. Hanefî mezhebine göre, gücü yeten müslümanlara, ömürlerinde bir def”a olmak üzere, “hac” farz, “ömre” ise sünnet-i müekkede(kuvvetli sünnet)”dir.

Ömre, Mâliki mezhebinde  de, gücü yeten müslümanlara, ömürlerinde bir kerre müekked sünnetdir. Fakat Şâfii ve Hanbeli mezheplerinde  ömre de, hac gibi, ömürde bir kerre farzdır. Her ibâdetle ilgili olarak, dört mezhebe göre, bazı farklı hükümler bulunmaktadır.

?Hac? ve ?Ömre? ibadetleri, ayrı ayrı yapılabileceği gibi, hac ayları içerisinde, bunların ikisi birlikte de yapılabilir. Hac, ancak “Hac Ayları” adı verilen belli zaman içerisinde yapılabilir. Hac ayları da: Şevvâl-i şerif ve Zi”l-ka”de ayları ile Zi”l-hicce ayının ilk on günüdür. Bu aylar girmeden önce, hacla ilgili menâsikten herhangi biri yapılamaz. Yine Zilhiccenin 9. günü olan Arefe  gününde, Arafât”ta bulunmayan ve vakfe yapmayan bir kimsenin haccı sahih olmaz; sonraki senelerden birinde tekrâr hac yapması gerekir.

Ömrenin belli bir zamanı olmayıp, bu ibâdet, Arefe günü sabâhından, Kurban bayramının dördüncü günü akşam vaktine kadar olan beş gün müstesnâ olmak üzere, hac aylarında da, hac ayları dışında da, bütün yıl boyunca, her zaman yapılabilir. Zikredilen beş günde ömre yapmak, Hanefi mezhebine göre tahrimen mekruhtur.

Hac ayları girdikten sonra, hacdan önce ömre yapılıp yapılmaması, yapılacaksa ömre ve haccın aynı ihrâmla mı, yoksa ayrı ayrı ihrâmlarla mı yapılacağı durumuna göre üç türlü hac vardır: Bunlar ifrâd, temettü” ve kırân haclarıdır. Tabîî ki şimdi burada bunların teferruâtına girmeye vaktimiz yoktur.

Aziz misâfirler!

Bu bilgileri verdikten sonra, konferansımızın burasında, önce ?İBÂDET? kelimesinin lüğavî ve ıstılâhî ma?nâları üzerinde durmak, sonra da ?MA?BED?, özellikle ?Câmiler Haftası? dolayısıyle, ?CÂMİ? ve ?MESCİD? hakkında kısa kısa bilgiler vermek istiyoruz:

Sözlükte, ?kulluk etmek, tapmak, tapınmak? gibi ma?nâlara gelen ?ibâdet?, İslâmiyette bir ıstılâh yani terim olarak, ?bütün varlıkları yaratan Allahü teâlâ?ya karşı ta?zîmde bulunmak, saygı göstermek, O?nun emir ve yasaklarına uymak? demektir.

Kıymetli dinleyiciler !

Bu vesileyle ifâde edelim ki, tapınma duygusu ve ihtiyâcı, insanoğlunun rûhî yapısında tabîî olarak vardır. Târih boyunca gelmiş-geçmiş bütün insan topluluklarında görülen ortak özelliklerden biri de, kendi inançlarına göre bir tapınaklarının, ibâdet usûlü ve şekillerinin olmasıdır. Gerçekten yeryüzünün her yerinde yapılan kazılarda, eski insanların mâbedlerinin, ibâdet usûllerinin, esâslarının izlerine rastlanıldığı gibi, bugün de dünyânın neresine gidilirse gidilsin, en muhteşem yapıların başında mâbetlerin geldiği ve buralarda insanların saygılı davrandıkları görülür.

İnsanlar sâhib oldukları inancın koyduğu usûllere göre bu mâbetlere koşmakta, inandıkları varlığa tapınarak huzûr bulmaya, âcizlik, yeis (ümitsizlik), sıkıntı ve kederlerden kurtulmaya, ümit, neşe ve kuvvet kazanmaya çalışmaktadırlar. Bütün insanlarda ortak olan bu hâl, insanlığın, ?kendilerinden üstün, dileklerini kabul edecek, onları korktuklarından koruyacak ve istediklerine kavuşturacak bir varlığa? inanma ve tapınma ihtiyâcının ifâdesidir. Bu ihtiyâç, o kadar kuvvetlidir ki, târih boyunca bütün diktatörler, zâlimler ve zulme dayalı rejimler bile, başka şeyleri ortadan kaldırabildikleri hâlde, bunu yok edememiş, tebealarının dînlerini ortadan kaldıramamış, belki yerlerine başka inançlar ve tapınma şekilleri koyabilmişlerdir.

Târihte ve şimdi görülen, ateist (tanrısız) denilen insanlar da, aslında, tamâmen tapınma duygusundan yoksun değillerdir. Bunlar, bilhassa peygamberlerin bildirdikleri ilâhî dinlere inanmadıkları, bu dinlere ve inananlarına şiddetle düşman oldukları için ?ateist? olarak vasıflandırılmaktadırlar. Ateistler, ?madde?ye inanmakta ve onu ilâhlık mertebesine çıkarmaktadırlar. Madde hakkında sâhib oldukları inanç ve görüşler, onlar için bir din gibi mukaddes sayılmış ve maddenin hâkimiyeti karşısında takındıkları saygılı ve teslim olmuş hâlleri de tapınma şeklini almıştır. İnsan olarak ateistler de, aşağı bir şekilde, inanma-tapınma ihtiyâcını madde ile karşılayıp tatmin olmaya çalışmaktadırlar.

Değerli dinleyiciler !

İnsanlık, bu inanma ve tapınma ihtiyâcını gidermek için târih boyunca pekçok çâreye başvurmuştur. Dünyaya gönderilen ilk insan ve ilk peygamber olan Hazret-i Âdem?in ve daha sonra gelen diğer peygamberlerin bildirdikleri ilâhî dinlerden ve bu dinlerde emredilen ibâdetlerden ayrıldıkça şaşkına dönmüşler, kendi elleriyle ortaya çıkardıkları inanç ve ibâdet boşluklarını doldurmak, düştükleri buhran ve huzursuzluklardan kurtulmak için hayâlî şeylere, güneşe, aya, yıldızlara, rüzgâra, ateşe, şeytana ve bunların taştan, topraktan yapılmış sembollerine tapınmışlardır. Ortaya çıkarılan inanç ve ibâdet şekillerinin bir çoğu garip, gülünç ve saçmalıklarla dolu olurken, bâzıları da insanların diri diri yakılması, işkence ve eziyetler çektirilmesi, vahşî hayvanlara parçalattırılarak, uydurdukları tanrılara kurbân edilmesi gibi zulüm ve vahşetlere veya türlü türlü ahlâksızlık ve rezilliklere bürünmüştür. Hattâ insan, varlığının en derin yerlerinden gelen bu ibâdet ihtiyâcını giderebilmek için, kendisi gibi bir insan olan ana ve babalarına, krallara, zâlim diktatörlere, büyücülere vs. tapınmış, her şeyiyle onlara kul ve köle olarak insanlık haysiyet ve şerefini hiçe sayıp hak ve hürriyetlerini kaybetmiştir.

İnsanların düştükleri bu vahîm yanlışlık ve bayağı işler, her devir ve her yerde, Allahü teâlâ?nın gönderdiği peygamberler (aleyhimü?s-selâm) ve hak dinler vâsıtasıyla düzeltilmiş, îmân ve ibâdette hak olan mâbûda (yüce Allah?a) yönelmeleri emredilmiştir. Nitekim Allah?a kulluk hakkında Kur?ân-ı Kerîm?de meâlen; ?Yalnız Sana ibâdet (kulluk) ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz? (Fâtiha sûresi: 4) buyurulmaktadır. Böylece sayıları kesin olarak bilinmeyen peygamberler (aleyhimü?s-selâm), insanlığı, kendileri gibi birer mahlûk olan varlıklara tapınmak karanlığından kurtararak, bütün varlıkların yaratanı ve hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâ?ya ibâdet etmenin şeref ve üstünlüğüne çağırmışlardır.

En son hak din olan İslâmiyette, en büyük ve en son peygamber olan Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm) tarafından tebliğ edilmiş olan îmân, ibâdet ve ahlâk esaslarıyla insanlar, mânen ve maddeten yükselmeye, üstünlük ve şeref sâhibi olmaya, dünyâ ve âhiret saâdetlerine kavuşmaya dâvet edilmişlerdir. Böylece insanlar, âlemlerin ve bütün mahlûkların yaratıcısı olan ve bütün iyilikleri, nîmetleri gönderen, hiçbir varlığa benzemeyen, mekânlı ve zamanlı olmayan, gücü her şeye yeten, doğmamış, doğurulmamış ve bir olan Allahü teâlâya ibâdet etmeye, ancak O?na boyun bükmeye, O?na duâ etmeye, O?ndan yardım istemeye, O?na sığınmaya çağırılmışlardır.

Sevgili kardeşlerim !

İnsanın, görünür-görünmez bütün nîmetleri gönderen Allahü teâlâ?ya gücü yettiği kadar şükretmesi kulluk vazîfesidir. Aklın emrettiği bir vazîfe, bir borçtur. Fakat Allahü teâlâ?ya yapılması gerekli bu şükrü yerine getirebilmek kolay bir iş değildir. Çünkü insanlar yok iken sonradan yaratılmış, zayıf, muhtaç, ayıplı ve kusurludur. Allahü teâlâ ise ezelî ve ebedî yani hep var, sonsuz vardır. Ayıplardan, kusurlardan uzaktır. Bütün üstünlüklerin sâhibidir. İnsanların Allahü teâlâ?ya hiçbir bakımdan benzerlikleri, yakınlıkları yoktur. Böyle aşağı kullar, öyle bir Yüce Allah?ın şânına yakışacak şükür yapabilirler mi? Çünkü, çok şey vardır ki, insanlar onları güzel ve kıymetli sanırlar; fakat Allahü teâlâ bunlardan râzı değildir, beğenmez. Bizim saygı ve şükür sandığımız şeyler, beğenilmeyen, bayağı şeyler olabilir. Bunun içindir ki insanlar kendi kusurlu akılları, kısa görüşleri ile Allahü teâlâ?ya karşı şükür, saygı olabilecek şeyleri bulamazlar. Şükretmeye, saygı göstermeye yarayan vazîfeler, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, övmek sanılan şeyler, kötülemek olabilir.

İşte, insanların Allahü teâlâ?ya karşı, kalp ve bedenle inanmaları ve yapmaları lâzım olan şükür borcu, kulluk vazîfeleri, Allahü teâlâ ve O?nun sevgili Peygamberi tarafından bildirilmiştir. Allahü teâlâya lâyıkı vechile şükür, ancak O?nun peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibâdeti, Allahü teâlâ kabul etmez, beğenmez. Çünkü az evvel de işâret ettiğimiz gibi, insanların iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslâmiyet bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir.

Demek ki, aklı olan kimselerin, Allahü teâlâya şükretmek için, Muhammed aleyhisselâma uymaları lâzımdır. O?nun yoluna ?İslâmiyet? denir. Muhammed aleyhisselâma uyan kimseye ise ?müslüman? denir. Allahü teâlâya şükretmeye, yâni Muhammed aleyhisselâma uymaya da ?ibâdet etmek? denir.

Allahü teâlâ?ya tâzim ve saygı, O?na kulluk vazîfelerini yerine getirmekle olur. İbâdetlerin neler olduğunu sâdece bilmek kâfi değildir. İbâdet, Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmaktır. Allahü teâlânın rızâsı, yapılmasını kesin olarak emrettiği farzları yerine getirmekte ve yasak ettiği haramlardan kaçınmaktadır. İbâdet görevini yerine getirebilmek, Allahü teâlâ?nın nelerden râzı olduğunu bilmeye bağlıdır. İlimsiz ibâdet olmaz. Câhil olanın yaptıklarına ibâdet denmez, sapıklık denir. Nitekim hadîs-i şerîfte; ?İlimsiz ibâdet, dalâlettir (sapıklıktır)? buyurulmuştur. Câhil, ne yaptığını bilmeyen kimsedir. Bütün insanların yaratılmasındaki maksat, Allahü teâlâ?ya ibâdet etmektir. Bunu, Allahü teâlâ Kur?ân-ı Kerîm?de haber vermektedir. Allahü teâlâ, Zâriyât sûresinin 56. âyet-i kerîmesinde meâlen; ?İnsanları ve cinnîleri, ancak beni tanımaları, bana ibâdet etmeleri için yarattım? buyurmaktadır.

Özet olarak söylemek gerekirse, ibâdet üç şekilde olur:

Beden ile (namaz ve oruç gibi), mal ile (zekât gibi), hem beden hem de mal ile (hac gibi) olur. Namaz, oruç gibi ibâdetlerde başka birisi vekil yapılamaz. Allah?ın emrettiği namazı herkesin kendisi kılması, orucu da kendisi tutması lâzımdır. Mal ile yapılan ibâdetlerde başka birini vekil etmek câiz olur. Zekâtını vermek için başka birini vekil yapmak mümkündür. Hac vazîfesini kendisi yapamayan birinin de, başka bir müslümanı kendi yerine gödermesine izin verilmiştir.

İslâmiyette farz kılınan ibâdetlerin faydası, insanlara yâni o ibâdetleri yapan fertlere, âilelere ve cemiyetleredir. Yoksa Allahü teâlâ, insanların ibâdetlerine muhtaç değildir. İnsan namaz kılmakla, oruç tutmakla hem Allah?a karşı kulluk vazîfesini yapmış, hem de kalbini her türlü kötülüklerden temizlemiş olur. Çünkü namaz ve oruç insanı rûhen yükseltir ve kötülüklerden alıkoyar. Aynı şekilde Allah?ın emrettiği gibi malının zekâtını vermek ve muhtaçlara yardım etmekle de hem Allah?a karşı kulluk, hem de insanlara karşı insanî vazife yapılmış olur.

İyi düşünülecek olursa, 24 saatte bir sâat tutmayan bir zamânı, kendisini yoktan var eden, varlıkta durduran ve muhtaç olduğu her türlü nimeti lutfeden Allahü teâlâ?nın emrini yapmak için ayırmamak ve Cenâb-ı Hakk?ın verdiği imkânlarla zengin olup da emânetçisi olduğu malının kırkta birini, dîn kardeşi olan fakir müslümanlara vermemek, mubâhları bırakıp da harâm ve şüpheli olan şeylere uzanmak, insanlar için ne büyük bir suçtur. İnsan ve cin şeytanları, bugün Allahü teâlâ?nın affını ve merhâmetini ileri sürerek insanları aldatmakta, ibâdetleri yaptırmayıp, günâhlara sürüklemektedirler. Halbuki bu dünyâ imtihân yeridir. İslâmiyetin emrettiği ibâdetleri yapmak, bu imtihânda muvaffak olmak için lâzım ve şarttır. İbâdetleri yapmayanlara âhirette çok acı azâplar yapılacağı Kur?ân-ı Kerîm?in pekçok yerinde, hem de tekrâr tekrâr bildirilmektedir. Bir müslüman, Allahü teâlâ?nın harâm, yasak ettiği şeylerden, O yasakladığı için kaçınınca ve emrettiği şeyleri O emrettiği için yapınca ibâdet yapmış, kulluk vazîfelerini yerine getirmiş olur. İslâm dînindeki ibâdetlerin neler olduğu ve nasıl yapılacağı kıymetli fıkıh, ilmihâl  kitablarında geniş olarak anlatılmıştır.

Muhterem misâfirler!

?İbâdet? hakkında bunları belirttikten sonra, şimdi de bir nebze, en  faziletli ibâdet olan ?NAMAZ?dan bahsetmek uygun olacaktır.

Bilindiği gibi, Allahü teâlâ?ya ve Peygamberi?ne îmândan sonra, dînimizde en kıymetli ibâdetin namaz olduğu bildirilmiştir. İslâmın ikinci şartı olan namaz, akıllı ve ergenlik çağındaki her müslüman erkek ve kadına emredilen bir ibâdettir. Bedenle yapılan ibâdetlerin de en üstünüdür. İslâmın birinci şartı, şehâdet kelimesini diliyle söyleyip kalbiyle tasdik ederek îmân etmektir. İkinci şartı da, dînimizin direği olan, beş vakit namazı vaktinde kılmaktır. İslâmın diğer şartları ise, ma?lûm olduğu üzere, zekât vermek, oruç tutmak ve hacca gitmektir. Namaz kılmak îmânın şartı değilse de, namazın farz olduğuna inanmak, îmânın şartıdır.

?Namaz?, lüğatta ?duâ? demektir. Kur?ân-ı Kerîm?de namaza ?salât? denilmektedir. ?Salât?, lüğatta ?insanların duâ etmeleri, meleklerin istiğfâr etmeleri, Allahü teâlânın da merhamet etmesi, acıması? demektir.

Âdem aleyhisselâmdan beri, ilâhî (semâvî) dinlerin hepsinde, namaz kılmak emredilmiştir. Âdem aleyhisselâm ikindi, Yâkub aleyhisselâm akşam, Yûnus aleyhisselâm yatsı namazlarını kılarlardı. Hazret-i Âdem Cennet?ten çıktığında sabah namazı vaktiydi. İki rekat namaz kılmıştı. Hazret-i İbrâhim öğle vaktinde oğlu İsmâil aleyhisselâmı kurban etme emrinden affedildiğinde dört rekat namaz kılmıştı. Yûnus aleyhisselâm balık karnından kurtulduğu vakit ikindi vaktiydi. Bu zaman dört rekat namaz kılmıştı. Îsâ aleyhisselâm akşam vaktinde, Cenâb-ı Allah?ın verdiği nîmetlere şükür için üç rekât namaz kılmıştı. Hazret-i Mûsâ?ya yardımcı olarak yatsı vaktinde ağabeyi Hazret-i Hârûn gönderildiğinde Hazret-i Mûsâ dört rekat namaz kılmıştı. Vitir namazı Peygamberimizin Mîrâc?ta kıldığı namazlardandır. Hepsinin kıldığı bir araya toplanarak, müslümanlara farz edildi.

Akıllı ve ergenlik çağına gelen her müslüman erkeğin ve kadının, özrü yok ise, her gün beş kere namaz kılması, Allahü teâlâ?nın emridir. Farz olduğu, Kur?ân-ı Kerîm?de ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiştir. Beş vakit namaz, ?Mîrâc gecesi?nde farz oldu. Mîrâc, hicretten bir yıl önce, Receb ayının yirmiyedinci gecesinde idi. Mîrâcdan önce, sabah ve ikindi namazı kılınıyordu.

Dînimizde namaz, mühim bir emirdir. Dînin direğidir. Namaz, bütün ibâdetleri kendinde toplamıştır. İbâdetlerin en üstünüdür. İslâmın beş temel esâsından biriyse de, bu toplayıcılığından dolayı, yalnız başına, müslümanlık demek olmuştur. İnsanı Allahü teâlâ?nın sevgisine kavuşturacak yarar işlerin birincisidir. Kusursuz namaz kılanın Cehennem azâbından kurtulması çok umulur. Allahü teâlâ, birçok âyet-i kerîmede, ?a?mâl-i sâliha? adı verilen yararlı işleri yapanların Cennet?e gireceklerini vâd etmektedir. Namaz bu işlerin başında gelmektedir. Çünkü bunlar, insanı günahlardan ve çirkin şeyleri yapmaktan korur. Nitekim, Kur?ân-ı Kerîm?de Ankebût sûresinin 45. âyetinde meâlen; ?Kusursuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur? buyurulmaktadır. Namazın, bildirilen faydalarına kavuşabilmek için farzlarına, vâciblerine, sünnetlerine dikkat ederek ve gönlünü Hakk?a vererek, vakitlerini geçirmeden kılmak lâzım olduğu bildirilmektedir.

Namazın ehemmiyetini bildiren birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf vardır. Kur?ân-ı Kerîm?de yüzden fazla yerde, namaz kılmak emri tekrâr edilmekte, hadîs-i şerîflerde namazın nasıl kılınacağı öğretilmekte ve teşvik edilmektedir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve selem) bir hadîs-i şerîfte; ?Benden gördüğünüz gibi namaz kılınız? buyurmaktadır. Ayrıca namaz kılanlara Cennet?te mükâfâtlar verileceği, kılmayanların ise büyük azâp göreceği bildirilmektedir.

Her gün beş kere namaz kılmak, Kur?ân-ı Kerîm?de ve hadîs-i şerîflerde emredilmiştir. Rûm sûresinin 17-18. âyet-i kerîmelerinde Allahü teâlâ meâlen; ?Akşam ve sabah vakitlerinde Allahı tesbih edin. Göklerde ve yeryüzünde olanların yaptıkları ve ikindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, Allahü teâlâ içindir? buyurdu. Akşam yapılan tesbih, akşam ve yatsı namazlarıdır. Sabah yapılan tesbih, sabah namazıdır. İkindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, ikindi ve öğle namazlarıdır. Nisâ sûresinin 103. âyetinde meâlen; ?Belli zamanlarda namaz kılmak, müminlere farz oldu? buyuruldu.

Hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve selem) buyurdu ki:

?Cebrâil aleyhisselâm, Kâbe kapısı yanında bana iki gün namaz kıldırdı:

Birinci gün, fecr-i sânî (tanyeri) doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğle namazını, her şeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindi namazını, güneş batarken akşam namazını ve şafak kaybolunca da yatsı namazını kıldık.

İkinci günü de, tanyeri ağarınca sabahı, her şeyin gölgesi kendi kadar olunca öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyunun iki katı olunca ikindiyi, oruç açarken akşamı ve gecenin üçte biri geçince de yatsıyı kıldık. Sonra, ya Muhammed! Senin ve geçmiş peygamberlerin ve ümmetinin namaz vakitleri, işte bunlardır dedi.?

Namaz kılmanın faydalarını bildiren hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

?Kapınızın önünden akan bir suda hergün beş kerre yıkanınca, üzerinizde kir kalmıyacağı gibi, beş vakit namaz kılanların hatâlarını da, Allahü teâlâ affeder.?

?Namaz dînin direğidir. Namaz kılan dînini sağlamlamış olur. Namaz kılmayan, dînini yıkmış olur.?

?İslâmın temeli beştir. Birincisi, şehâdet kelimesini söylemektir. İkincisi, namaz kılmakdır…?

?Allahü teâlâ kullarına, her gün beş kerre namaz kılmayı farz etti. Bir kimse, güzel bir abdest alıp namazını doğru kılarsa, kıyâmet günü, yüzü ayın ondördü gibi parlar ve sırat köprüsünü şimşek gibi geçer.?

?Kıyâmette, önce namazdan sorulacaktır. Namaz doğru kılındı ise, kurtulacaktır. Namazı bozuk ise, işi kötü olacaktır.?

?Kıyâmet günü, îmândan sonra, ilk suâl namazdan olacaktır.?

?Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır.?

?İnsan namaza başlayınca, Allahü teâlâ ile kul arasında olan perde kalkar.?

?Namaz müminin mîrâcıdır.?

Namaz kılmanın fazîletini, üstünlüğünü bildiren diğer hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

?Ey ümmet ve Eshâbım! Tamâmiyle edâsına riâyet olunan namaz, Allahü teâlâ?nın hoşnût olduğu bütün amellerin en fazîletlisidir. Peygamberlerin sünnetidir. Meleklerin sevdiğidir. Mârifetin, arzın ve göklerin nûrudur. Bedenin kuvvetidir. Rızkın bereketidir. Duânın kabûlüdür. Melekü?l-mevt (ölüm meleği) yanında şefâatçıdır. Kabirde ışıktır. Münker ve Nekîr?e cevaptır. Kıyâmet gününde üzerine gölgedir. Cehennem ateşiyle kendi arasında siperdir. Sırât köprüsünü yıldırım gibi geçiricidir. Cennet?in anahtarıdır. Cennet?te başına tâcdır. Allahü teâlâ, müminlere namazdan önemli birşey vermemiştir. Eğer namazdan üstün bir ibâdet olsaydı, en önce onu müminlere verirdi. Zîrâ meleklerin kimi kıyâmda, kimi rükûda, kimi secdede, kimi de teşehhüddedir. Bunların hepsini bir rekât namazda toplayıp müminlere verdi. Zîrâ namaz îmânın başı, direği, İslâmın kavli ve müminlerin mîrâcıdır. Göğün nûru, Cehennem?den kurtarıcıdır.?

?Namaz kılmayanlar, kıyâmet günü, Allahü teâlâ?yı kızgın olarak bulacaklardır.?

?Allahü teâlâ, her gün beş vakit namaz kılmağı farz etti. Kıymet vererek ve şartlarına uyarak, her gün beş vakit namaz kılanı Cennet?e sokacağına dâir Allahü teâlâ söz verdi.?

?Bir mümin namaz kılmaya başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır. Rabbiyle onun arasında bulunan perdeler kalkar. Cennet?te olan hûr-ı în (güzel gözlü hûrîler) onu karşılar. Bu hâl, namaz bitinceye kadar devâm eder.?

Namaz, ibâdetlerin en kıymetlisidir. Namaz kılmak, Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünerek O?nun karşısında kendi küçüklüğünü anlamaktır. Kulun âcizliğini, Rabbine îtirâf etmesidir. Bunu anlayan kimse hep iyilik yapar. Hiç kötülük yapamaz. Her gün beş kerre, Rabbinin huzûrunda olduğuna niyet eden kimsenin kalbi tertemiz olur. Kimseye zarar vermemeye çalışır. Herkese iyilik yapmaya koşar.

Namaz, rûhun gıdâsıdır. Namaz kılarken yapılması emredilen her hareketin, hem bedene, hem de rûha sağladığı faydalar çoktur. Kusursuz kılınan namaz, insanı pis, çirkin işlerden korur. Faydalı işlere alışkanlık kazandırır. Fakirlerden, muhtaçlardan karşılık beklemeksizin, onlara yardım etmeye alıştırır. Namaz kılan bir kişi, yaptığının karşılığını yalnız Allah?tan bekler.

Namaz için alınan abdest, insanın beden bakımından temiz olmasını sağladığı gibi evinin, iş yerinin, mahallesinin, köyünün ve şehrinin de temiz tutulmasını sağlar.

Esas gâyesi itibâriyle, Allah?a kulluk etmek için kılınan namaz içindeki her hareketin, son zamanlarda tıp mütehassıslarınca yapılan araştırma ve tetkiklerde bedene çeşitli faydalar sağladığı ve koruyucu hekimlik yaptığı tesbit edilmiştir.

Namaz, insanı disiplinli bir hayâta da alıştırır. Namazın kazandırdığı bu alışkanlık, insanın bütün işlerinde hâkim olmakta ve böylece verimin ve başarının artmasına sebep olmaktadır. Sabahın erken saatlerinde namaza kalkan bir müslüman, işine erken başlayacak, gün boyunca Allah?ını hatırlayarak emirlerine uymaya çalışacak ve Rabbine olan bu bağlılığı sayesinde zararlı işleri yapmaktan sakınacak ve günün sonunda yatsı namazını kılıp bir günlük hayat muhâsebesini yapacaktır. Böylece düzenli ve tedbirli bir hayâta kavuşacaktır.

Kıymetli dinleyiciler!

Bu uzun sayılabilecek ?girizgâh?tan sonra, şimdi gelelim esâs mevzûumuz olan “TOPLU  YAPILAN  İBÂDETLERİN   DÎNİMİZDEKİ YERİ?ne:

Şunu hemen belirtelim ki, câmilerde cemâatla kılınan namaz, müslümanların kalplerini birbirine bağlar. Aralarındaki sevgiyi arttırır. Her vakitte, birbirlerinin kardeşleri olduklarını hatırlarlar. Büyükler, küçüklere karşı merhametli olurlar. Küçüklerin de büyüklere saygılı davranması öğretilir. Zenginler fakirlere ve kuvvetliler zayıflara yardımcı olurlar. Hastalar, câmide görülemeyince, evlerinde aranıp ziyâret edilir. Bunlar çok uyumlu, birbirleriyle güzel geçinen insanlar husûle getirir. Bugün dünyanın en büyük problemlerinden biri geçimsizlıktir. Ebeveyn çocuklarıyla, koca hanımıyla, âmir memuruyla, patron işçisiyle, kumandan askeriyle, komşu komşusuyla, genç okul ve yurt arkadaşlarıyla geçinemezse, o cemiyette münâkaşalar, kavgalar-dövüşler eksik olmaz ve hepsi için de hayat zindan olur.

Değerli misâfirler!

Konferansın başında, hatırlıyacağınız üzere, ?ibâdet? teriminin yanında, ?MÂBED? tabiri üzerinde de duracağımızı belirtmiştik.

Bir inanca bağlı olanların, belirli zamanlarda topluca veya tek başına ibâdet ettikleri, özel olarak yapılan binâlardır. İbâdet yapmak için toplanılan yerlere ?Mâbed? veya ?İbâdethâne? denir. Yahûdîlerin mâbedlerine ?Sinagog?, ?Havra?; hıristiyanlarınkine, ?Kilise?, ?Bî?a? ,?Savmea?gibi isimler verilir. Müslümanların mâbedlerine ise ?Mescid? veya ?Câmi? denir. Mâbedlerde, ibâdet yapılır; dînin emir ve yasakları öğretilir.

İslâm dîninde ?câmi? veya ?mescid? denilen binâların mîmârî tarz ve üslûblarından, tezyinâtından ve şekle âit diğer özelliklerinden ziyâde, oralarda yapılan işlerin İslâmiyete tam uygun olması mühimdir. İslâmiyete uymayan işlerin yapıldığı, ibâdete çalgı, müzik sokulduğu, vaaz ve nasîhatlere, dîne uymayan söz ve davranışların karıştırıldığı yerler, câmi ve mescid hükmünden çıkar.

Bir de ?NAMÂZGÂH (Namaz yeri)? terimi vardır ki, Farsça bir kelime olup lüğatta, ?namaz kılınan yer? mânâsınadır. Şehir dışında, kırda bir mihrap konulmak sûretiyle, namaz kılınmak için husûsî yapılan yerdir. Kervanlarla yapılan uzun yolculuklarda, müslümanların konakladıkları yerlerde birer ?namazgâh? bulunurdu. Bu yerlerin etrâfına ve içine gölge vermek için ağaçlar dikilir, yakınlarına da su içmek, abdest almak ve hayvanları sulamak için çeşme yapılırdı. Bâzı namazgâhların üzerleri açık, bâzılarının kapalı olurdu. Hutbe için minberi olan namazgâhlar da vardı. Bâzıları yontma veya kesme taştan duvar örülerek kurulur, bâzıları işlemeli, oymalı, kenarları ağaç parmaklıklı olurdu. Anadolu?nun pekçok yerinde, Arabistan çöllerinde, Kuzey Afrika?da, Mâverâünnehir?de, Pakistan, Hindistan?da ayrı ayrı özellikleri bulunan namazgâhlar vardır.

Önemle belirtilmesi gereken bir husustur ki, bütün müslümanlar, asırlar boyunca namaz ibâdetine çok kıymet vermişler ve bunu yerine getirmeyi en zor şartlarda bile ihmâl etmemişlerdir. Oturdukları şehirlerde ve köylerde sanat değeri çok yüksek câmiler, mescitler yaptıkları gibi, yolculuk esnâsında da, namazlarını kılabilmek için namazgâhları yapmışlardır. Çünkü yolculukta namaz terk edilmediği gibi, sonraya da bırakılmaz. Sâdece misâfirlik, yolculuk niyetiyle 98-104-108 kilometrelik yola çıkan bir müslüman, dört rekatlık farz namazları iki rekat olarak kılar. İki ve üç rekatlık olanları aynen kılar. Vakit dar ise, sünnetlerini kılmayabilir.

Namazgâhlar, namaz kılmak isteyenlere ibâdetlerini yapmakta bir kolaylık sağlamaktadır. Uzun yolculuklarda buraları hem bir ibâdet yeri, hem de yanında çeşmesi, serinlemek için ağacı bulunan dinlenme yerleri olurdu.

?Ma?bed? hakkında böylece, genel birtakım bilgiler verdikten sonra, şimdi biraz da husûsen ?CÂMİ? hakkında bilgi takdim edelim:

Lüğatta ?câmi?; ?toplayan, toplayıcı? demektir. Müslümanların ibâdet yapmak için toplandıkları yer câmilerdir. Câmiler, İslâmiyetin îcaplarını, emir ve yasaklarını öğretmek ve bunlara uyulmasını sağlamak için kullanılır. Câmide berâberce yapılan ibâdet, yalnız başına yapılandan daha kıymetli ve daha sevâptır.

İLK CÂMİLER

Yeryüzünde yapılan ilk ibâdet yeri, Mekke-i mükerreme şehrinde bulunan ?Kâbe-i muazzama?dır. Buraya “Mescid-i Haram” da denir ki yeryüzündeki câmi ve mescidlerin en kıymetlisidir. Kâbe-i şerife?ye “Beytullah=Allah?ın evi” denir. Bunun gibi, câmilere de “Beytullah” denir. Böyle söylemek, câmilerin kıymetlerinin, şereflerinin çok yüksek olduğunu bildirmek içindir. Kâbe, ilk defâ Hazret-i Âdem tarafından yapılmıştı. Nûh aleyhisselâm tûfânında yıkıldı. Böylece Kâbe?nin yeri, Hazret-i Nûh?dan Hazret-i İbrâhim?e kadar boş durdu. Bugünkü Kâbe?yi İbrâhim aleyhisselâm oğlu Hazret-i İsmâil ile birlikte binâ etmiştir. Zamanla çeşitli târihlerde tâmir edilmiştir.

Müslümanların önemli mâbedlerinden bir diğeri olan ve fazilette 3. sırada bulunan “Mescid-i Aksâ”, Hazret-i Süleymân?ın hükümdârlığı zamânında (M. Ö. 965-926 yıllarında) onun tarafından Finikeli mîmârlara yaptırılmıştır. Yapımı 7 sene sürmüştü. Çok muhteşem bir şekilde inşâ ettirilen Mescid-i Aksâ, Kudüs?ü zapteden Buhtunnasar tarafından yaktırıldı. Daha sonra Sultan Keyhüsrev tarafından tâmir ettirildi. 70 senesinde Romalılar tekrar yaktı ise de binâ yeniden tâmir edildi. Binânın arsası, Kudüs müslümanlarının eline geçince, yeni bir İslâm mâbedi yapmak için kullanıldı. Altıncı Emevî Halîfesi olan Velîd bin Abdülmelik, 715 senelerinde buraya, yine “Mescid-i Aksâ” denilen câmiyi yaptırdı.

Müslümanlar için değeri çok yüksek olan câmilerden biri de, Medîne?deki “Mescid-i Nebî”dir. ?Mescid-i Nebevî?, üstünlükte ?Mescid-i Harâm?dan sonra 2. sıradadır. Medîne-i münevvere?nin en büyük câmisidir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve selem), Medîne?ye hicret ettiği zaman, devesinin ilk çöktüğü yerde inşâ edilmiştir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve selem), Medîne?de önce Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evinde 7 ay misâfir kaldı. Hazret-i Ebû Bekir?den ödünç aldığı 10 altın ile bu arsayı satın alıp, düzelttiler. Hicretin ikinci senesinin Safer ayında mescit tamam oldu. Üzeri hurma dal ve yapraklarıyle örtüldü. Üç kapısı vardı. Mihrâbı, şimdiki ?Bâb-ı Tevessül? yerindeydi. Şimdi mihrâbın yerinde olan kapısından cemâat girer çıkardı. Temelin derinliği ve duvarların kalınlığı iki buçuk metre (üç arşın) idi. Temeli taşdan, duvarları kerpiçtendi. Eni- boyu yaklaşık sekiz buçuk metre (10 arşın), yüksekliği de yaklaşık 6 metre (7 arşın) idi. Medîne?deyken, Peygamberimiz vefât edinceye kadar, bütün namazlarını hep bu câmide cemâatla kıldı. Bu mescit, daha sonraları büyük tâmirler yapılarak genişletildi. Şimdiki şekline ve ebadına yakın olarak inşâsı Emevî Halîfesi Velîd bin Abdülmelik zamânına rastlar.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve selem) ve Eshâb-ı Kirâm zamânında daha birçok câmi yapılmıştır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve selem) Mekke?den Medîne?ye hicret ederken, önce Kubâ köyüne uğradı. Burada 10 günden fazla kaldı. Burada ilk olarak ?Kubâ Mescidi? denilen câmiyi yaptırdı. İlk Cumâ namazının kılındığı câmi de, Ranuna Vâdisindeki “Mescid-i Cumâ”dır. ?Mescid-i Fadîh?, ?Mescid-i Benî Kureyzâ?, ?Mescid-i Ümm-i İbrâhim?, ?Mescid-i Benî Zafer?, ?Mescidü?l-İcâbe?, ?Mescidü?l-Fetih?, ?Mescidü?l-Kıbleteyn?, ?Mescid-i Zühâbe?, ?Mescid-i Cebel-i Ayniye?, ?Mescidü?l-Bakî? vs. İslâmiyetin ilk devirlerinde yapılan mescidlerin başlıcalarıydı. ?Mescid-i Dırâr?, Kubâ köyünde bulunan münâfıkların ileri gelenleri tarafından, kötü maksatla yaptırılan toplantı yeridir. Resûlullah Efendimiz burada namaz kılmamış ve yıktırmıştır. Yeri belli değildir.

MEŞHUR CÂMİLER

İslâm devletlerinden başta Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular ve Osmanlılar olmak üzere, müslümanların oturmakta oldukları bütün şehir ve beldeleri, baştan başa câmilerle süslemişlerdir. Câmi inşâsında başlı başına bir mîmârî tarz vücuda getirilmiştir. Bunların bir kısmı çeşitli harplerde, yangın ve sel felâketlerinde yıkılmasına rağmen, hâlâ pek çoğu ayakta durmaktadır.

Hele Osmanlılar Bursa, Edirne ve İstanbul gibi pâyitaht şehirlerinde sayılamayacak kadar çok câmi yaptırmışlardır. Edirne?de ?Selîmiye?, Bursa?da ?Câmi-i Kebîr (Ulucâmi)?, İstanbul?da ?Bâyezîd?, ?Süleymâniye?, ?Fatih?, ?Sultan Ahmed? vb. câmiler en büyükleri ve en muhteşemleridir.

Bundan başka dünyânın çeşitli yerlerinde bulunan başlıca meşhur câmilerden bir kısmı şunlardır:

?Câmi-i Emevî?, ?Cezâyir Paşa Câmii?, ?Sâmerrâ Câmii?, ?Kubâ Mescidi?, ?Fustat- Amr Câmii?, ?Kahire- İbn-i Tulun Câmii?, ?Kayravân- Sidi Ukbâ Câmii?, ?Isfehân Câmii?, ?Kâhire- Kayıtbay Câmii?, ?Buhârâ- Kâliyân Câmii?, ?Semerkand- Şîrdâr Câmii?, ?Lahor- Bedşâhî Câmii?, ?Kurtuba Câmii?dir.

CÂMİ ÂDÂBI

Câmiye hürmet, onun kıymetini anlamakla olur. Müslümanların toplandıkları ibâdet yerleri olan câmilere abdestsiz girilmez. Herkesi rahatsız eden kokan elbise ile içerde bulunmak uygun değildir. Câmilere necâset, yâni pislik sokulmaz; yol hâline getirilip geçilmez. Pislik bulaştıracak deli ve küçük çocuk câmiye sokulmaz. Câmilerde pazar kurmak, yüksek sesle konuşmak, nutuk söylemek, konferans vermek uygun değildir. Câmilerde sarkıntılık ederek dilenilemeyeceği gibi böyle birine sadaka da verilmez. Misâfir olanın hâricindeki kimseler câmide yemek yiyemezler. Câmide alış-veriş yapılmaz.

Mabedlerden bahsetmişken çok kısa olarak ?KİLİSE?den de bahsedelim.

?Kilise?, ?hıristiyanların toplu olarak ibâdet ettikleri yer? demektir. Hıristiyanlıktaki çeşitli mezheplere mensup toplulukların dînî teşkilâtlarına da ?kilise? adı verilmektedir. ?Katolik Kilisesi?, ?Ortodoks Kilisesi? gibi.

?Toplantı yeri, meydan, toplu ibâdet yeri? mânâlarına gelen ?kilise? kelimesi, Yunancada ?ekklesia?, Arâmicede ?kenişta?, Süryânicede ?kenuşta?, Arapçada ?kenise? kelimeleriyle ifâde dilmektedir. İlk zamanlar umûmî olarak Mûsevîlerin, putperestlerin ve hıristiyanların ibâdet yerlerine ?kilise? adı verildiği hâlde, daha sonraki zamanlarda hıristiyanların ibâdet yerlerine özel olarak ?kilise? denildi. Mûsevîlerin ibâdet yerlerine de ?sinagog? veya ?havra? adı verildi.

?Katolik?, ?Ortodoks? ve ?Protestan? kiliseleri arasındaki inanış ve ibâdet esaslarıyla ilgili izah edilemeyen farklılıklar, İnciller arasındaki birbirini nakzeden bilgiler, kiliseler arasındaki anlaşmazlık ve kıyasıya mücâdeleler ve kilise mensupları arasında büyük kanlı çatışmaların olması, birçok Avrupalı aydının kiliselerini bırakıp İslâmiyeti severek kabul etmesine sebeb olmuştur.

Hıristiyanların, kendi mezheblerinden olmayanlara dahi hiçbir müsâmaha tanımadıkları, beldelerini tahrip ettikleri devrede İslâm dîni, bir İslâm ülkesinde vatandaş olarak yaşamayı kabul eden hıristiyanlara ve yahûdîlere ibâdet hürriyeti tanıyarak kilise ve havralarının yıkılmamasını emrediyordu. Peygamber Efendimizin, bütün müslümanlara hitâben yazdırdığı aşağıdaki mektubu bunun en büyük delilidir.

Sevgili misâfirler!

Peygamber Efendimiz bu mektubunda şöyle buyurmaktadır:

?Bu yazı Abdullah oğlu Muhammed?in (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün müslümanlara verdiği sözü belirtmek için yazılmıştır. Şöyle ki: Allahü teâlâ, kendisini rahmet ile müjdelemiş, insanlar üzerindeki emâneti muhâfaza edici kılmıştır. İşte bu Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), bu yazıyı müslüman olmayan bütün kimselere verdiği ahdi tevsik (vesikalandırma) için kaleme aldırdı.

Her kim bu ahdin aksine hareket ederse, ister sultan, ister başkası olsun, Allahü teâlâ?ya karşı isyân ve din-i İslâm ile istihzâ (alay) etmiş sayılır ve Allahü teâlâ?nın lânetine lâyık olur.

Eğer hıristiyan bir râhib (papaz) veya seyyâh (turist), bir dağda, bir derede veya çöllük bir yerde veya bir yeşillikte veya alçak yerlerde veya kum içinde ibâdet için perhiz yapıyorsa, kendim, dostlarım, arkadaşlarım ve bütün milletimle berâber onlardan her türlü teklifleri kaldırdım. Onlar benim himâyem altındadır. Ben onları, başka hıristiyanlarla yaptığımız ahdler mucibince ödemeye borçlu oldukları bütün vergilerden affettim. Harâc vermesinler veya kalpleri râzı olduğu kadar versinler. Onlara cebretmeyin (zor kullanmayın). Onların dînî reislerini (başkanlarını) makamlarından indirmeyin, onları ibâdet ettikleri yerden çıkarmayın. Bunlardan seyâhat edenlere mâni olmayın. Bunların manastırlarının, kiliselerinin hiçbir tarafını yıkmayın. Bunların kiliselerinden mal alınıp, müslüman mescitleri için kullanılmasın. Her kim buna riâyet etmezse, Allahü teâlâ?nın ve Resûlünün kelâmını dinlememiş ve günâha girmiş olur …..

Hıristiyanların kendi kiliselerine gidip, kendi dinlerine göre ibâdet etmelerine mâni olmayın…..?

Görülüyor ki, Sevgili Peygamberimiz, başka dinden olan kimselere son derece merhamet ve şefkatle muâmele edilmesini ve onların mâbedlerinin muhâfaza edilmesini emretmektedir.

Hazret-i Ömer de, halîfeliği sırasında, Kudüs?ü fethettiği zaman, İlyâ (Kudüs) ahâlisine şu emannâmeyi vermişti:

?İşbu mektup, müslümanların emîri Ömerü?l-Fârûk?un İlyâ ahâlisine verdiği emân mektubudur ki, onların varlıkları, hayatları, kiliseleri, çocukları, hastaları, sağlam olanları ile diğer bütün milletler için yazılmıştır.

Şöyle ki: Müslümanlar onların kiliselerine zorla girmeyecek, kiliseleri yakıp yıkmayacak, kiliselerin herhangi bir yerini tahrib etmeyecek mallarından bir habbe (tânecik) bile almayacak, dinlerini ve ibâdet tarzlarını değiştirmeleri ve İslâm dînine girmeleri için kendilerine karşı hiçbir zor kullanılmayacaktır…..

Allahü (azimüşşân)ın ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve selem)in emirleri ve bütün İslâm halîfelerinin ve umûm müslümanların verdiği sözler işbu mektupta yazılı olduğu gibidir.?

Yukarıdaki vesikalar gösteriyor ki, hakîkî müslümanlar, diğer bütün dinlere karşı büyük bir müsâmaha göstermişler, değil hıristiyan ve yahûdîleri zorla müslüman yapmak ve onların ibâdethânelerini tahrib etmek, aksine onlara yardım, hattâ kiliselerini tâmir ettirmişlerdir.

Ancak, herhangi bir hıristiyan şehri, harb yoluyla fethedildiği zaman, o şehrin en büyük kilisesi, zafer şükrânesi olarak câmiye çevrilmiştir.

Müslümanlar kiliselere hakâret etmezler, ancak câmilere duydukları hürmet ve tâzimi bunlara göstermezler. Müslümanın kiliseden yardım istemesi papazlardan duâ istemesi gibi olup dinden çıkmasına sebeb olur.

Toplu ibâdet deyince, hatıra hemen, ?CUMA VE BAYRAM NAMAZLARI? yla birlikte bu namazlardaki ?HUTBE?ler de gelmektedir.

İbâdet maksadıyla minberde okunan duâ ve nasîhate, ?hutbe? denilir. Dînî hitâbetin bir çeşidi olan hutbe, Cumâda namazdan evvel, bayramlarda ise namazdan sonra okunur. Bayram hutbeleri de, aynen Cumâ hutbesi gibidir. Yalnız bayramda hutbe okumaya tekbir ile başlanır ve hutbe namazdan sonra okunur. Bayram namazında hutbe okumak sünnettir, farz değildir. Fakat cumâ hutbesi farzdır.

Hutbe okuyana ?hatîb?, câmide merdivenle çıkılıp, hutbe okunan yüksek yere de ?minber? adı verilir.

Hutbe, bir ibâdet olup, Cumâ namazının edâ şartlarındandır. Namazdan önce okunması lâzımdır. İki bölümdür:

Birincisi hutbede hatîp efendi, içinden ?eûzü? okuyup, sonra yüksek sesle, hamd ve senâ, kelime-i şehâdet ve salât ü selâm okur. Sonra sevâba ve azâba sebeb olan şeyler ile Allahü teâlâ?nın emirlerini ve yasaklarını Arapça olarak hatırlatır. Bir âyet-i kerîme okur ve oturur. Sonra ikinci hutbe için ayağa kalkar.

İkincisinde müminlere duâ eder. Bu bölümde dört halîfenin adını söylemesi müstehaptır, yâni kıymetli bir iş olup, sevâbı çoktur. Hattâ bu iş, Ehl-i sünnet îtikâdında olmanın şiârı, alâmeti kabul edilmiştir.

Namazlarda âyet-i kerîmeleri başka lisanla okumak men edildiği gibi yine bir ibâdet olan hutbede de durum aynıdır. Nitekim, Eshâb-ı Kirâm ve Tâbiîn, Asya?da ve Afrika?da gittikleri yerlerde hutbeleri, bunun için hep Arapça okudu. Hutbenin mânâsının anlaşılması için, ayrıca Cumâ namazından önce veya sonra vaazlar konuldu. Bu vaazlarda Arapça olarak okunan hutbenin mânâsı anlatılırdı. Cemâat hutbeyi böyle öğrenirdi.

İmâm, hutbe okumak için minbere çıkınca, cemâatin namaz kılması ve konuşması harâm olur. Hatîb efendi duâ ederken, cemâat sesli âmin demez, içinden sessizce söyler. Salevâtı da ses ile değil, kalple söylerler. Kısacası namaz kılarken yapması yasak olan her şey, hutbe dinlerken de yasak (harâm)tır. Uzakta olup hutbeyi işitmeyenlere de yasaktır.

Hutbe okunurken yer değiştirmek, yanındakilere sıkıntı vermek de yasaklardandır. Okunan hutbeyi dinleyen cemâatin, edebe uygun bir şekilde oturması, dizlerini yukarı dikerek ve ayaklarını kıbleye uzatarak oturmaması lâzımdır.

Bu vesileyle, ?öne geçen, rehber, idâre eden, cemâata namaz kıldıran, pâdişâh, halîfe? gibi manalara gelen ?İMÂM? kelimesinden de kısaca bahsetmek gerekmektedir.

?İmâm? kelimesi dînî bir tâbir olarak, üç mânâda kullanılmaktadır:

Birincisi, namazdaki imâm olup, câmilerde, mescitlerde veya başka yerlerde cemâata namaz kıldırır.

İkincisi, ilimde imâm olanlardır. Bunlar büyük din âlimleridir. Herbiri mezhep sâhibi olup, insanlar kendilerine tâbi olarak doğru yolu bulurlar. Bunlardan dört mezhep imâmı; İmâm-ı A?zam Ebû Hanîfe, İmâm Şâfiî, İmâm Mâlik, İmâm Ahmed bin Hanbel en önde gelenleridir. İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî de dinde imâm olmuş büyük âlimlerdendir.

Üçüncüsü, insanların idâresini üzerine alan, onlara başkanlık edenlerdir. İslâm devlet idâresinde, devlet başkanı olan kimseler ?İmâmü?l-Müslimîn=Müslümanların başkanı? sıfatı ile de anılmıştır. Bunlar Halîfelerdir.

Namazda imâm olmak, dînî bir emirdir. Cemâatle namaz kılmak, yalnız kılmaktan 25 veya 27 derece daha sevâptır. Allahü teâlânın rahmeti ve rızâsı cemâat üzerinedir. İmâm, namazda cemâatin kefilidir. Bunun için cemâatin içinden dînî bakımdan en iyi şartları taşıyan imâm olur. İmâm olmak için 6 şart lâzımdır. Bu şartlardan biri bulunmadığı bilinen imâmın arkasında kılınan namaz kabul olmaz.

Bunlar:

1. Müslüman olmak. Sapık bir inanışa sâhib olana, meselâ Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ve Hazret-i Ömer Fârûk?un halîfe olduğuna inanmayan, mîraca, kabir azâbına inanmayan imâm olamaz.

2. Bülûğ (ergenlik) yaşında olmak lâzımdır. Çocuk olan, bülûğ yaşına girmiş olanlara imâm olamaz.

3. Akıllı olmak. Sarhoş ve bunak imâm olamaz.

4. Erkek olmak. Kadın erkeklere, imâm olamaz. Kadının kadınlara imâm olması da sakıncalıdır.

5. Hiç olmazsa Fâtiha ile bir âyet-i kerîmeyi doğru okuyabilmek. Bir âyeti ezberlememiş olan ve ezberlese de tecvid ile okuyamayan, nağme yapan, yâni şarkı söyler gibi okuyan kimse imâm olamaz. Cemâat içinde Kur?ân-ı kerîmi en güzel okuyan imâm olur.

6. Özürsüz olmaktır. Özür, bir yerinden durmadan kan akmak, yel ve idrar kaçırmak, bâzı harfleri yanlış söylemek… gibi hallerdir. Özürlü olan, özrü olmayanlara imâm olamaz.

Namaz için imâmın mâsum, yâni günahsız olması şart değil ise de bid?at sâhiplerini ve açıkça günâh işleyenleri imâm yapmak uygun değildir. İmâmın takvâ ve zühd sâhibi olması, günahlardan çok sakınması lâzımdır. Fâsık?ın arkasında namaz kılmak mekruhtur, yâni sevâbı yoktur. Dînin emir ve yasaklarını bilmeyenlerin, büyük günah işleyenlerin, meselâ içki içenin, zinâ edenin, fâiz yiyenin imâm olması da mekruhtur. Yâni uygun değil, günahtır.

Hadîs-i şerîfte: ?Müttekî (günahlardan sakınan) bir âlim ile namaz kılan, Peygamber ile namaz kılmış gibidir? buyuruldu. ?Sâlih ve fâcirin (iyi ve kötünün) arkasında namaz kılınız? hadîs-i şerîfi ise, câmi imâmları için değil, cumâ kıldıran emîrler, vâliler içindir. Bunlara uymak ve itâat etmek içindir. Bir evde, ziyâfette seçim aranmadan ev sâhibi, ziyâfet sâhibi, imâm olur. Yâhut imâmı bu seçer. İstenmeyen kimsenin imâm olması mekruhtur.

İmâm; Kur?ân-ı kerîm okurken tegannî etmemeli, tekbiri doğru söylemeli, rükû ve secdeleri tamam yapmalı, haram ve şüpheli şeylerden uzak durmalı, bedenini ve elbisesini temiz tutmalı, kısa okumalı, kendi ibâdetini beğenmemeli, kendine ve cemâatine af ve mağfiret dilemeden namaza başlamamalı ve namazın sonunda cemâat için de duâ etmeli ve câmiye gelen gariplere yardımcı olmalıdır.

İslâmiyette, Kur?ân-ı kerîm?i ve ezânı tegannî ile yâni müzik notalarına (perdelerine) uydurarak okumak, mânâsının bozulmasına ve başka zararlara sebeb olduğundan yasaklanmıştır. Kur?ân-ı kerîm güzel ses ile ve tecvid ilminin kâidelerine uygun olarak okunur. Tegannî ile kelimeleri değiştirip nağmeye uydurarak okumak kesinlikle yasaktır. Bu bakımdan asırlar boyunca, hakîkî din âlimlerinin ve câmilerde cemâatla namaz kıldıran imâmların hiçbiri, bu işlere ehil olmak için müzik ve nota bilgisi öğrenmemişlerdir. Kur?ân-ı kerîm?i doğru ve güzel okumak için mûsikî öğrenmeye lüzûm da yoktur. Tecvid ilmini öğrenmeye lüzûm vardır. Tecvide uygun, edep ve huşû içinde Kur?ân-ı kerîm okumak emredilmiştir. İslâm dîninin aslında olmadığı halde; dîne, Allah?a, Peygamberimize ve din büyüklerine karşı duyulan sevgi ve hasreti dile getiren, onların üstünlüklerini anlatan bâzı kıymetli şiir ve kasîdeleri, mûsikî bestesi ile okuyanlara bilhassa son devirlerde rastlanmakta ve bunlara ?mevlidhân (mevlid okuyan)?, ?gazelhân (gazel okuyan)?, ?ilâhîci?, ?okuyucu? gibi isimler verilmektedir. Bunların bâzan bir cemâate imâm olup namaz kıldırmaları, imâmların mûsikî bilgisi edinmeleri ve ibâdetlerde nağme yapmaları gerektiği şeklinde anlaşılmıştır. Halbuki İslâmiyetin bildirdiği imâmlık şartlarında, mûsikî bilmek yoktur. Ayrıca ibâdet ederken sesi, mûsikî perdelerine uydurmak şiddetle yasaklanmıştır. Fakat tecvid bilgisi, her müslüman için lâzım olup, bilhassa imâmlık yapacak kimseler için şarttır. Eshâb-ı kirâmdan Ebû Hüreyre?nin haber verdiği bir hadîs-i şerîfte; ?Bir zaman gelir ki, müslümanlar birbirinden ayrılır, parçalanırlar. İslâmiyeti bırakıp kendi düşüncelerine, görüşlerine uyarlar. Kur?ân-ı kerîmi mizmarlardan, yâni çalgılardan şarkı gibi okurlar. Allah için değil, keyif için okurlar. Böyle okuyanlara ve dinleyenlere sevâp verilmez. Allahü teâlâ bunlara lânet eder, azâp verir? buyuruldu.

Peygamberimiz, yaşadığı devirde, müslümanlara imâmlık vazifesini bizzât kendisi yapardı. Dört Halîfe devrinde de bizzât halîfeler bulundukları mahallerde cemâate imâmlık yapmışlardır.

Medîne?nin dışındaki şehir ve köylerde, câmilerde namaz kıldırmak için önceleri cemâat, kendi aralarından en lâyık olanı seçerdi. Hazret-i Ömer devrinde, mescitlere imâm tâyin edilmeye başlandı ve bunlara nafakalarını karşılamak üzere maaş bağlandı.

Câmide vazîfeli imâmlara, namaz kıldırmaktan başka daha birçok sosyal vazîfeler de verildi. Bilhassa Osmanlılar zamânında, askeriyede tabur seviyesine kadar olan birliklerde vazifeli imâmlar, askerin mânevî gücünü artıran nasîhatler verir, onları moral yönünden harbe hazır tutardı.

Mahalle mescitlerindeki imâm, ayrıca mahallenin sükûn ve emniyetinden de sorumluydu. Hakkında soruşturma yapılan kişiler, imâmdan sorulurdu. Mahalleye giren çıkanları kontrol ederdi. Evlenen kişilerin nikâhlarını yapar ve bir sicil defterine kaydederdi.

İslâm dîninde imâm, hıristiyanlıktaki papazlar gibi, Allah ile kul arasında bir vâsıta, aracı değildir. Kişinin günâhını bağışlatma, affettirme gibi bir yetkisi ve  vazîfesi yoktur. Çünkü İslâmiyette her fert, doğrudan doğruya Allah?a yalvarır, O?na ibâdet eder, affedilmesini ve bağışlanmasını O?ndan ister. Ancak peygamberlerin ve Allah?ın sevgili kulları olan velîlerin şefâatlerini isteyebilir.

İmâm, din bilgisini ve Kur?ân-ı kerîm okumayı öğrenmekte müslümanlara yardımcı olur. Dinde imâmın ayrı bir üstünlüğü yoktur. Nitekim Kur?ân-ı kerîm?de meâlen; ?Sizin Allah katında en kıymetliniz, üstününüz, Allah?tan en çok korkanınızdır? (Hucurât sûresi: 13) buyuruldu. Şîîlerde ise, îmâmın mâsum olduğu, günahsız sayıldığı esâs kabul edilmiştir. Bu durum İslâm dîninde kesin olarak reddedilmiştir. Çünkü sâdece peygamberler mâsumdur, günahsızdır.

Bugün ülkemizde, din hizmeti sayılan imâmlık vazîfesi, 633 sayılı ?Diyânet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri? hakkındaki kânunda düzenlenmiştir. Bu kânun ile imâmlar, 657 sayılı Devlet Memurları Kânunu?na dâhil edilmiş, böylece memurlara sağlanan her türlü sosyal haklara kavuşturulmuştur. 42 sayılı Köy Kânunu?nda da İmâm, Köy İhtiyar Heyetinin tabîî üyesidir. Câmi hizmetindeki görevleri de, Teşkilât Kânununa dayanılarak çıkarılan ?Çalışma Yönetmeliği?nde birer birer sayılmıştır.

Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, imâmlık hakkında buyurdu ki:

?Bir cemâate imâm olduğunuzda, namazı hafifletin! Çünkü onların arasında hasta, zayıf, yaşlı ve işi olan kimseler vardır. Yalnız kıldığınız zaman dilediğiniz kadar uzatınız.?

?Mescid ehlinin (cemâatin) birbirine teklif ederek, imâm bulamamaları kıyâmet alâmetlerindendir.?

?İmâmlarınız, şefâatçılarınızdır, yâhut sizi Allah?a kavuşturanlardandır. Namazlarınızın tamamlanmasını isterseniz, imâmlığa en hayırlınızı geçirin.?

ON İKİ İMÂM VE İSİMLERİ

Oniki İmâm, Peygamber Efendimizin neslinden olup tasavvuf bilgilerinde çok yükselmiş ve tasavvufta rehber İmâm olmuş 12 din büyüğüdür. Bunlar sırasıyla; Hazret-i Ali, Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin, Zeynelâbidîn, Muhammed Bâkır, Câfer-i Sâdık, Mûsâ Kâzım, Ali Rızâ, Muhammed Cevad Takiy, Alî Nakiy, Hasan Askerî Zekî ve Muhammed Mehdî?dir.

Bu büyükler, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit yüksek din bilgilerinde (tasavvuf bilgilerinde) mütehassıstılar. Her biri üstün ilim ve halleri ile Ehl-i sünnet âlimlerinin gözbebeği olmuşlardır. Mezhep imâmları ve dinde müctehid olan büyük âlimler, 12 imâmdan feyz ve ders almışlardır.

Evet Değerli Dinleyiciler!

ŞİMDİ DE, SON MADDE OLARAK GELELİM CEMÂATLE NAMAZ KILMAĞA:

Cemâatle namaz kılmağa farz diyen âlimler bulunduğu gibi, vâcib diyen âlimler de çokdur. Irak âlimlerine göre vâcibi, özürsüz bir kerre bile terk etmek günâh olur. Terketmeyi âdet haline getirmek sözbirliği ile günâhdır. Bu bakımdan özürsüz, cemâat terk edilmemelidir.

Genel hükme göre, cemâatle namaz kılmak Sünnet-i hüdâ, yani İslâmın şiârı olan mühim bir sünnettir. Özürsüz terki câiz değildir. Hadis-i şerifte, ?Cemâatle namaz kılmak, sünnet-i hüdâdır. Cemâate gelmeyen münâfıktır? ve ?Cemâati terk eden, dört kitapta da lânetliktir? buyurulmuştur. (Hidâye, İmâdü?l-İslâm)

Cemâatle namaz kılmak, yalnız başına kılmaktan 25 veya 27 derece daha sevâptır. Ayrıca câmiye gitmenin fazileti çok büyüktür.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

?Şeytân, insanın kurdudur. Sürüden ayrılan koyunu kurt kaptığı gibi, şeytân da cemâatten ayrılanı kapar. Sakın cemâatten ayrılmayın! Câmi ve cemâatte bulunun.? [Tirmizi]

?Hak teâlâ, bir cemâate rahmet edince, [onların içerisinde bulunan ve kötü olan] birini affetmemekten hayâ eder.? [Ebuşşeyh]

?Topluluk, birlik beraberlik rahmet, ayrılık ise azaptır.? [Hadika]

?Şehirde, köyde, bir yerde, üç kişi beraberken namazı cemâatle kılmazlarsa, onlara şeytân hâkim olur. O hâlde cemâat olun!? [Nesâi]

?Cemâatten bir karış ayrılan, İslâm halkasını boynundan çıkarmış olur.? [Ebu Dâvud]

?Cemâatten ayrılan yüzüstü Cehenneme düşer.? [Taberâni]

?İki kişi, bir kişiden; üç kişi, iki kişiden hayırlıdır. O hâlde birlik olun!? [İbn-i Asâkir]

?Seferde üç kişi olunca birinizi reis seçin!? [Taberâni]

?Bir topluluğu seven, onların arasında haşrolur.? [Hadika]

?Câmiye gidip gelen, Allah yolunda cihâddadır.? [Taberâni]

?Allahü teâlâ?nın en çok sevdiği yerler câmilerdir.? [Müslim]

?Câmiler Allah?ın evleridir. Câmiye devâm edenin, huzura kavuşmasına ve Sırâttan geçip Cennete girmesine Allah kefildir.? [Beyhaki]

?Güzel abdest alıp câmiye giren, Allahın misâfiri olur. Allahü teâlâ da misâfirine mutlaka ikrâm eder.? [Beyhaki]

?Câmiye giren, o andan itibâren namazda sayılır. Başkasına sıkıntı vermediği ve abdesti bozulmadığı müddetçe melekler ona, “Allahım, buna rahmet et ve bunun tevbesini kabul et!” diye duâ ederler.? [İbn-i Ebi Şeybe]

Bilhassa yatsı ve sabâh namazını cemâatle kılmalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

?Yatsı namazını cemâatle kılan, gecenin yarısını, sabahı da cemâatle kılan, gecenin tamâmını ibâdetle geçirmiş sayılır.? [Müslim]

?Münâfıklara, yatsı ile sabah namazını cemâatle kılmak çok ağır gelir. Eğer bundaki ecri bilselerdi, sürünerek de olsa, cemâate gelirlerdi. Namaza gelmeyenlerin evlerini yakmayı düşündüm.? [Buhâri]

Sabahın sünnetini evde kılmalıdır. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

?Sabâhın sünnetini evde kılmak, rızkın bereketine, ev halkı ile iyi geçime ve imânla ölmeye sebep olur.? [İmâdü?l-İslâm]

Evi câmiye yakın olan, imkân varsa, bazı sünnetleri, kuşluk, evvâbin gibi nâfileleri evde kılmalıdır! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

?Evinizi kabre çevirmeyin, evde de namaz kılın!? [Buhâri]

Az önce, ?cemâatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan 25 veya 27 derece daha faziletlidir? dedik. Cemâatle namaz kılmanın önemi hakkında bildirilen hadis-i şerif meâllerinden birkaçı şöyle:

?Namazlarını cemâatle kılanları Allahü teâlâ sever.? [Taberâni]

?Bir cemâat toplanıp da, bir kısmı duâ eder, ötekiler de âmin derse, o duâ kabul olur.? [Hâkim]

?Beş vakit namazı cemâatle kılan, Sırât köprüsünü şimşek gibi geçer.? [Taberâni]

?Bir kimse, cemâatle namaz kılmak için câmide beklediği müddetçe, hep namaz kılıyormuş gibi sevâp kazanır.? [Buhâri]

?Cemâati terk edip evde namaz kılan sünneti terk etmiş, sapıtmış olur.? [Müslim]

?Evi mescide uzak olanın [her adımına sevap verileceği için] sevâbı daha fazladır.? [Buhâri]

?Bir kimse, kırk gün sabah namazının ilk tekbirine yetişirse, kendisine iki berât yazılır: Cehennemden kurtuluş berâtı ile münafıklıktan eminlik berâtı.? [Ebu?ş-Şeyh]

?Beş vakit namazı, ilk tekbire yetişecek şekilde, kırk gün cemaatle kılana Cennet vacip olur.? [Ebu Ya?lâ]

?Gece kâim, gündüz sâim olan cemâate gelmezse, Cehenneme gider.? [Tirmizi]

?Peygamberin sünnetini [önem vermeyerek] terk eden kâfir olur.? [Ebû Dâvûd]

?Ezânı duyup da cemâate gitmemek, bir müminin âsi ve bedbaht olmasına kâfidir.? [Taberâni]

?İmâm, namazı tamâmlayıp cemâate yüzünü döndürünceye kadar onunla bulunanlar, gece ibâdet etmiş gibi sevâba kavuşurlar.? [Tirmizi]

?En kıymetli yer mescitlerdir. Câmi ehlinin efdali, ilk girip son çıkandır. Cemâate ilk gelen, ilk müslüman olan gibi kıymetlidir.? [İ.Râfiî]

?Ezânı işitip de, câmideki cemâate gitmemek, münâfıklık alâmetidir, dört kitapta da la?netlenmiştir.? [İmâdü?l-İslâm]

[Bilhassa yatsı ve sabah namazının cemâatini kaçırmamalıdır!]

?Emekleyerek de olsa, yatsı ve sabahı cemâatle kılmaya çalışın!? [Taberâni]

?Yatsıyı cemâatle kılan, gecenin yarısını, sabahı da cemâatle kılan, gecenin tamamını ibadetle geçirmiş olur.? [Müslim]

?Sabah namazını cemâatle kılan Allah?ın himâyesindedir.? [İbn-i Mâce]

?Yatsıyı cemâatle kılan Kadir gecesinden hisse almış olur.? [Taberâni]

?Sabahı cemâatle kılmak, yatsıyı cemâatle kılmaktan iki misli fâziletlidir.? [İbn-i Huzeyme]

Yatsı ile sabah namazını cemâatle kılmamak münâfıklık alâmetidir. Nasıl ki, yalan söylemek münafıklık alâmeti ise, cemâate gelmemek de münâfıklık alâmetidir. Bu, ?cemâate gelmeyen her kişi münâfıktır? demek değildir. Kendisinde münâfıklık alâmetinden bir alâmet var demektir. Verdiği sözde durmamak da münâfıklık alâmetidir. Sözünde durmayan her kişiye, münâfık denmez. Fakat münâfıklık alâmetinden birini işlemiş olur. Bu konudaki bazı hadis-i şeriflerin meâlleri de şöyle:

?Bizimle münâfıkları ayıran alâmet, yatsı ile sabah namazını cemâatle kılmaktır.? [Beyhaki]

?Yatsı ile sabah namazını cemâatle kılmak, münâfıklara çok ağır gelir. Eğer bundaki ecri bilselerdi, sürünerek de olsa, cemâate gelirlerdi. Namaza gelmeyenlerin evlerini yakmak istedim.? [Buhâri]

?Kadın ve çocuklar olmasaydı, cemâate gelmeyen erkeklerin evinin yakılmasını emrederdim.? [İ.Ahmed, İbn-i Mâce]

?Yemin ederim ki, [sabah namazı için, mazereti dışında] cemâate iştirâk etmeyenlerin evlerinin yakılmasını emredeyim diye hâtırımdan geçti.? [Müslim]

Fıkıh kitaplarında cemâate gitmemeyi mubâh kılan bazı ma?zeretler vardır. Böyle bir ma?zereti olmadan cemâate gitmemek câiz değildir. Bunlar evleri yakılmaya müstehak olan ve kendilerinde münâfıklık alâmeti bulunan kimselerdir. Böyle kimselerden olmamaya dikkat etmeliyiz!

Münâfık, müslüman görünen kâfir demektir. Fâsıka da münâfık diyenler vardır.

Bir mazereti olup da câmiye gitmeyenlere de su-i zan etmemelidir!

Şunlar, cemâate gitmemek için özür olur:

Çamur, yağmur, gece şiddetli rüzgar, şiddetli sıcak ve soğuk, canına veya malına saldıracak düşman korkusu, arkadaşlarının gidip yolda yalnız kalmaktan korkmak, havanın çok karanlık olması, fakir borçlunun yakalanıp hapsedilmekten korkması, a”mâ, yürüyemeyen felçli, bir ayağı kesik, yürüyemeyen ihtiyar, nâdir bulunan fıkıh dersini kaçırmak, sevdiği yemeği kaçırmak korkusu, hareket hâlindeki yolcu, hasta, yerine bırakacak kimse bulunmayan hasta bakıcı, abdesti sıkışık olan.

Eskiden İslâmiyet kuvvetli olduğu zamanlarda, imâmlara ve her müslümana hüsn-i zan edilirdi. Fakat şimdi, müslümanım diyenlerin ve imâm olmak isteyenlerin bazısının, dinden, imândan haberi olmayan câhiller olduğu söz, hâl ve hareketlerinden anlaşılıyor.

O hâlde, bugün Ehl-i sünnet itikadına karşı olduğu belli olmayan ve guslünü, abdestini ve namazını doğru yapabilen ve harâm işlemekten sakınan imâm bulup ona uymak lâzımdır. Aksi takdirde cemâat sevâbı değil, namaz da elden kaçar. Fâsık imâmın arkasında kılınan namaz, Mâlikî mezhebinde sahih değildir. (Halebi)

Burada cemâate gitmemek için özür sayılan ba”zı hususları tekrar bildire­lim:

l? Hasta, 2? Felçli, 3? Bir ayağı kesik olmak, 4? Yürüyemiyecek kadar ihtiyar olmak, 5? Âmâ olmak. 6?Yağ­mur, 7? Çamur. 8? Çok soğuk, 9? Karanlık. 10? Gece için çok rüzgâr, 11? Malın çalınma veya telef olma korkusu. 12? Can tehlikesi. 13? Abdest sıkıştırması. 14? Yolcunun nakil vâsıtasını kaçırma korkusu. 15? Hastaya bakmak, 16? Fıkıh bilgisini öğrenmeği kaçırma korkusu, 17? İmâmın bid”at sahibi olduğunu kat”i olarak bilmek.

Bir kimse, yukarıda bildirilen özürlerden dolayı cemâat için câmiye gitmezse günâha girmez. Eğer özrü, gitmeğe mâni değilse yine cemâata gider. Herhangi bir sebeple cemâati kaçı­ranlar, evinde hanımı veya çocukları ile cemâat olmalıdır. Cemâatsiz namaz kılmamağa gayret etmelidir.

(İbn-i Âbidîn c. l, s. 371; İhtiyâr c. l, s. 57; Fethu?l-Kadîr c. l, s. 300; Ni”met-i İslâm c. 2, s. 217)