KİTABU’L-İMAN – 09

Hz. Enes (r.a.), Resulullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatıyor:

“Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa, imanın tadını duyar (imanın zevkine erer) (Bunlar): Allah ve Resulünü, bu ikisi dışında kalan herşeyden ve herkesten daha çok sevmek, bir kulu sırf Allah rızası için sevmek. Allahü teala, imansızlıktan kurtarıp İslam’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.”

Bu hadis-i şeriften de şu gerçeği bir daha te’yiden anlıyoruz ki; gerçek dindarlık, Allah ve Resulünü herşeyden ve herkesten daha çok sevmekle olur. Bunun aksini düşünmek mümkün değildir. Nitekim Allahü teala, Tevbe suresinin 24. ayet-i kerimesinde bu hakikatı şöyle beyan buyuruyor: “Ey Muhammed de ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’dan, Peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevimli ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fasık kimseleri doğru yola eriştirmez.”

Burada emredilen Allah ve Peygamber sevgisinin ne şekilde olabileceği de, Al-i İmran suresinin 32. ayet-i kerimesin’de açıklanmıştır: “Ey Muhammed de ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun, ta ki Allah’da sizi sevsin, günahlarınızı mağfiret etsin.”

Bu ayet-i kerimenin tefsirinde bazı müfessirler diyorlar ki:

Sevgi, insan ruhunun, yücelik ve güzellik sezdiği bir şeye öyle bir meyil göstermesidir ki, ona yaklaşmak için gerekli sebep ve vesileleri arayıp bulmaya yönelir. Buna göre sevenin hedefi, sevgilinin rızasına erebilmek ve öfkesinden sakınmak, korunmak olduğundan, sevgi; itaat isteğini ve aynı zamanda isyandan, emre muhalefet sayılan şeylerden kaçınmayı gerektirir. Herhangi bir kişi, hakiki yüceliğin ve kemalin ancak Allah’a ait olduğunu idrak edip anladığı zaman; onun bütün sevgisi Allah için, Allah yolunda ve Allah rızasını kazanmak uğrunda olur. O halde Allah’ı sevenler:

“Ben özümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da öyle” diyen ve bu ilahi emri tebliğ eden Resulullah’a karşı gelmeyip, onun gibi ihlas ve samimiyetle: “Ben özümü Allah’a teslim ettim” demelidirler. Sonra da dinimizde ve bütün hayatımızda O’na ve O’nun talimat ve emirlerine uymak, O’nu hayatımız boyunca her hususta örnek almak lazım gelir.

Bunun zıddı, yani böylesine bir teslimiyet içerisinde olunmazsa: “Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O’nun sevdiğini sevmem, O’nu sevenleri, O’nun yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem” demektir ki bu da: “Ben kendimden başka bir şey sevmem, tevhid yolunda yürümek istemem” demektir.

Bunun neticesi de dünyevi ve uhrevi felaketlerin en büyüğü olan Allah’ı sevmemek ve rahmetinden mahrum kalmaktır.

Bu hadis-i şerifte ayrıca; Allah ve Resulü dışında kalan kimseleri sevmede de ölçü verilmekte, Allahü tealayı memnun etmeyecek sevmelerden, buğzetmelerden kaçınmak emredilmektedir. Yani Allah’ın seveceği Hak dostlarını sevmek, Allah’ın sevgisine layık olmayacağı belli olan sefih, heva-perest, din düşmanı kimseleri sevmemek lazımdır. Allah rızası için olmayan sevmeler, bizi dünyada onların yolunda gitmeye sevkedeceği gibi Ahirette’de zarara, ilahi rahmetten mahrum bırakmaya sebep olacaktır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “(Ahirette) kişi sevdiği ile beraber olacaktır” buyurmuştur. Dinimiz açısından “sevmek ve buğzetmek” duygularımızı yerinde kullanmak, çok büyük önemi olan hayati bir mes’eledir. Sevgi alemini, sadece dünyevi nam ve şöhreti olanlarla dolduran veya müslüman büyüklerine, İslami değerlere gerekli alakayı göstermeyen, sevmeyen müslümanlar, bu ayet ve hadislerin ışığında, kendilerini muhasebe ve murakabe etmelidirler. Bilmeliyiz ki, ömür sermayesinden, bir an bile olsa, pay ayırdığımız, yer verdiğimiz herşeyden hesap vereceğiz.

Bütün bunlar göstermektedir ki, gerçek bir mü’min “Allah’ı” seviyorsa, O’nun şanlı Peygamberine uymak zorundadır. Öte yandan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bütün müslümanlara bilhassa “Allah’ı ve Ahiret gününü umanlara” ve “Allah’ı çok zikredenlere, yüce Allah’ın merhameti ile gönderdiği güzel bir örnektir.”

Yine, bu ilahi emirlerden anlıyoruz ki, Allah Resulünü örnek almadıkça, O’nun sünnetine uymadıkça, O’nun ahlakı ile ahlaklanmadıkça, O’nun sevgisi ile rızıklanmadıkça, O’nun emir ve ölçüleri içinde hareket etmedikçe yücelmek mümkün değildir.

Nitekim bizzat sevgili Peygamberimiz şöyle buyururlar:

“Beni, kendi canınızdan daha çok sevmedikçe tam iman etmiş olamazsınız.”

O, yaratılmışların en hayırlısı ve Allah’ın sevgilisidir ve bu haliyle, “Allah” ile “kul” arasındaki aşk ve muhabbet köprüsüdür. O’nu sevmedikçe ve O’na uymadıkça Allah’a yol bulunamaz.

Kesin olarak müşahede edilmiştir ki, yüce Peygambere olan sevgisini yitiren kişi ve zümreler, Allah’a olan sevgilerini de, Eshab-ı Kiram’a olan sevgisini de, bütün mü’minlere olan sevgisini de yitirir.

Bu sebeptendir ki, Ehl-i Sünnet vel-Cemaat Büyükleri, “Peygamber sevgisini” talim ve terbiyelerine “temel” yapmışlardır.

Bu hadis-i şerif hakkında da bu kadarcıkla yetinmek istiyoruz. Çünkü bu konular, diğer hadis-i şeriflerde de defalarca geçecektir. Hoşçakalınız efendim.