BAKARA SÛRESİ, Âyet: 9

“Onlar, Allahı ve îmân eden kimseleri kandırmak, onlara hîle yapmak istemektedirler?? İnsanlara belki bu hîle geçebilir. Ama Allah’a hîle yapmak, Allah’ın ilmi, Cenâb-ı Hakkın ihâtası altındaki amel ve davranışlarını O’ndan gizleyerek, O?nu aldatmağa kalkışmak, haddizâtında insanın kendisini aldatmasından başka bir şey değildir. İnsanın Allahü teâlâyı aldatması mümkün değildir.

İnsanların duyu organları, ilmî imkânları, öğrenme ve bilme çâreleri mahdût, kısıtlı olduğu için, insanları belki bir noktaya kadar kandırabilir. Ama Cenâb-ı Hak için böyle bir şey sûret-i kat’iyyede söz konusu değildir. Allah’ı kandırmak, Allahü teâlâya hîle yapmak kimin haddinedir? Allah’ı kandırmak için ?hâşâ- insanın şuûrsuz ve idrâksiz olması, Allah’ın kudret ve azametinden gâfil olması îcâp eder. Bu imkâna sâhip değildirler. İnsanlar Allah’ı kandırma imkânına sâhip olamazlar hiç bir zaman.

Bu bakımdan bunlar, böyle bir hud’a, kandırma  içerisine giriyorlar. Ama müminleri kandırma yolundaki bu manevraları, bu entrikaları, Allahü teâlâ tarafından mutlakâ yüzlerine vurulacaktır. ?Onlar ancak kendilerini aldatmaktadırlar.? Bu hîle ve hud’anın, bu desîsenin zararı, bilfiil onların kendilerine râcidir, kendilerine dönecektir. Bunun zararını bizzât kendileri göreceklerdir.

Cenâb-ı Hak, ?Ama onlar farkında değiller? buyuruyor. ?Bu yaptıkları işin, bu şuûrsuzca, bu idrâksizce davranışın netîcesini tayîn edecek, anlayacak durumda değillerdir, anlayamazlar. Bunu idrâk edemiyorlar? buyuruyor. Bunun farkında değiller. Onlar kendileri bir aldatmaca, bir kandırmacanın içine girmişler, ama bu kandırmacanın sonuç itibâriyle kendilerine getireceği vebâli ve zararı düşünemiyorlar. Bunun idrâki içinde değiller.

Evet, hakîkaten insanoğlu, insanları belirli bir noktaya kadar aldatabilir, ama Cenâb-ı Zül-Celâl hazretlerine hîle yapması, insanın Cenâb-ı Hakka yalan söylemesi, O?nu aldatmağa kalkışması, şuûrsuzluklarının, anlayışsızlığın, idrâksizliğin tâ kendisidir. Çünkü Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmaktadır. Allahü teâlâ, hiçbir şeyden gâfil değildir.

İnsanoğlunun bilgi kaynakları ve imkânları sınırlıdır. İnsanoğlu bazı şeyleri, kapalı duvarlar ardındaki bazı şeyleri bilemeyebilir. İnsanın bilgisi ve öğrenme imkânı dışında kalan çok şeyler vardır. İnsan, başkalarının kalbinden ve gönlünden geçeni bilemez. Niyetleri bilemez. “Âlimün bi-zâti?s-sudûr” olan, ?kalplerde, gönüllerde bulunan her şeyi gerçek ma?nâda bilen? Allah’tan ise, hiç bir şey saklanamaz, gizlenemez.

İnsan bunun idrâkinde olursa, hâşâ, ne cür?etle ve cesâretle, Allah’tan bir şeyler saklamağa, Allahü teâlâyı kandırmağa yeltenecektir, kalkışacaktır. Aklı başında olan insan, bunu sûret-i kat’iyede yapamaz. Kesinlikle böyle bir şey düşünemez bile. İdrâki olan, Allah’ın huzûrunda edepli olmasını bilir. İnsanoğlu, Allahü teâlânın her şeyi bildiğini fark ederek, bunun farkında olarak hareket eder ve huzûr-i Rabbânî?de mahcûp olmamak için dikkat eder.

Ama münâfıklar, sâdece dünyâ menfaati gözlerini bürüdüğü için, hırs ve tama’ ile hareket ettikleri için, onlar dünyâda bir çok şeyleri devâmlı sûrette, kaprislerini gerçekleştirmek için meşrû gördüklerinden, Allah’ı kandırmanın da kendileri için meşrû olacağını bir an için zannederler ve bu arada müminleri de kandırdık zannederler ama, Cenâb-ı Hak çeşitli vesîlelerle müminleri de îkâz eder, uyarır; onları bir takım tehlikelerden haberdâr eder.

Bu sûretle insanlar, bazen yanlış işleri kendi ayaklarına dolanarak kendi kendilerini de ele verebilirler. Davranışlarındaki bozukluk, tereddüt ve şüphe, insanların kendilerine dikkatle bakmaları ânında, onların bir takım hâl ve hareketlerinin, insanlar üzerinde zaman zaman şüphe meydâna getireceğini de hiç bir zaman unutmamalıdır. İnsanoğlu ne kadar hissiyâtını, düşüncelerini içinde hapsetmeğe çalışsa bile, zaman zaman yüz ifâdeleriyle, göz ifâdeleriyle, bazı şeyleri elinde olmadan açığa vurabilir. Allah vurdurur bazen. Bu sûretle onun bir takım gizli düşünceleri, başkaları tarafından hissedilir, idrâk edilir ve bu sûretle o insanlar, kendi bir takım yanlış hesaplarını ortaya dökmüş olurlar.

Ama Cenâb-ı Hak için, hiç bir zaman başkalarını kandırma söz konusu değildir. Cenâb-ı Hak için, insanlar tarafından kandırılmak söz konusu olamaz. Cenâb-ı Zül-Celâl hazretleri onlara bu imkânı vermemiştir. İnsanoğlu, Cenâb-ı Zül-Celâl hazretlerinden hiçbir şeyi saklayamaz. Saklama imkânına sâhip değildir.

Dünyada iken belki insan bunu böyle zannedebilir ama, yarın yevm-i kıyâmette, insanoğlunun her türlü uzvu, kendisi için bir şehâdet vazîfesi îfâ edecek ve insanoğlu Cenâb-ı Zül-Celâl hazretlerinin huzûrunda, yaptığı bütün işlerden dolayı, “Benimdir” zannettiği organlarının, kendi aleyhinde şehâdetleriyle son derece müşkil durumda kalacaktır. ?İnsanoğlu, o günde, kendi kendinin şâhidi olacaktır? (Kıyâme, 14)

Cenâb-ı Zül-Celâl hazretleri yine bir âyet-i kerîmede buyuruyor ki:

?Bugün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.? (Yâsîn, 65) Evet Cenâb-ı Hak, ?O gün onların ağızlarını mühürleriz. Ağızları konuşma imkânına sâhip olmaz. Onların elleri bize konuşur; ayakları, yaptıkları işlerden dolayı şehâdette bulunur, söyler. Onun için şâhitlik eder. Bütün yaptıklarını ortaya döker? buyuruyor.

İşte bundan dolayıdır ki insanoğlu, huzûr-i Rabbânî?de hiçbir şeyi saklama imkânına sâhip olamayacaktır. Bu dünyâda da Cenâb-ı Hak isterse insanları, çeşitli vesîlelerle yaptıkları suçlarla baş başa bırakır. Onları itirâfa mecbûr edebilir. Bundan dolayı münâfıkların bu hâli, dünyâ açısından da hiç bir zaman insana itminân veren, huzûr veren bir davranış değildir. Korku ve endişe getiren bir davranıştır.

Cenâb-ı Zül-Celâl hazretlerinin hepimizi, nifâktan muhâfaza etmesini niyâz ederiz. Cenâb-ı Hak?tan, gerçek bir îmân ve teslîmiyet üzere bulunmanın, insan için hem dünyâda, hem de âhırette, hakîkî ma?nâda kurtuluş vesîlesi olacağına inanmayı birinci planda vazîfe telakkî etmemizi niyâz ederim.