BAKARA SÛRESİ, Âyet: 7

6. âyet-i kerîmede, ?küfredenleri, yani hakîkati kabûl etmeyenleri, uyarsan da, uyarmasan da, eşittir; onlar inanmazlar? buyurulmuştu. Neden? Burada ma?nâ devâm ediyor: Çünkü, ?Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.?

Onlar, içinde bulundukları inkâr hâlet-i rûhiyesiyle, inkâr psikolojisiyle, kendilerini öyle şartlandırmışlardır ki, kendilerine herhangi bir îkâzda, uyarıda bulunulduğu zaman, bu îkâz, uyarı onların kulaklarına, zihinlerine, idrâklerine tesîr etmez. Yani onların kuvve-i fikriyyeleri, aklî ve zihnî faâliyetleri, melekeleri, haddizâtında gerçekleri algılayacak özelliği kaybetmiştir. Gerçekleri idrâk edecek husûsiyetlerini yitirmişlerdir âdetâ. ?Kalplerine mühür vurulmuştur adetâ. Kalpleri mühürlenmiştir.? ?Kulaklarına da, hakîkati duymalarına engel olacak bir nevi mâni, bir engel, konulmuştur âdetâ.?

Bu konuda, Abdullah ibn-i Abbâs hazretlerinin talebesi olan, Tâbiîn’in büyüklerinden İmâm Mücâhid hazretleri (Mücâhid ibn-i Cebr), bir îzâh yapmaktadır:

?İnsan Allah’a âsî olduğu zaman, Allah’ın emrine âsî olduğu zaman, karşı geldiği zaman, onun kalbi âdetâ bir avuç içi gibidir. Kalbinin üzerine, bir avucun içine bir parmağın kapandığı gibi, bir kapanma ve kalbinde bir kapalılık meydana gelir. Bu isyân arttıkça, kalbin üzerine gelen bu kapalılık miktarı artar ve sonunda tamâmen kalp kapanmış hâle gelir. Artık o, dışarıdan herhangi bir nasip alacak, ışık alacak, aydınlık alacak imkânını kaybetmiştir, yitirmiştir. Dışarıyla olan, hakîkatle olan temâsı kesilmiştir? diyor.

Nitekim İmâm Mücâhid hazretleri, bu âyet-i kerîmeyi îzâh ederken, bu tefsîri getirdiği gibi, ?Hayır! Bilakis, onların işleyip kazandıkları şeyler (günâhlar), kalblerinin üzerine pas olmuştur (onların işlemekte oldukları kötülükler kalplerini kirletmiştir)? (Mutaffifîn, 14) âyet-i kerîmesinde de, buna benzer bir tefsîr yapmıştır. İnsanın işlediği günâhlarla, zamanla kalbinde bir kasâvet, bir kararma meydâna geldiğini, bu kasâvet netîcesinde, insanın artık hakîkati anlayamaz, hakîkati idrâk edemez duruma ulaştığını, geldiğini ifâde etmektedir. Böylelikle insanoğlu, Cenâb-ı Zül-Celâl hazretlerinin, kendisini, işin başlangıcında değil, ama hak ve hakîkati anlamaktan, tedrîcî olarak mahrûm bıraktığı hakîkatini ortaya koymaktadır. Yani Cenâb-ı Hak, insanlara zulüm etmemektedir, onlara haksızlık etmemektedir. Zulüm, Cenâb-ı Hak için söz konusu değildir. Cenâb-ı Hak zâten bir âyet-i kerîmede öyle buyurmuştur: ??Allah onlara zulüm, haksızlık etmedi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlar (yazık ediyorlar).? (Âl-i Imrân, 117), (Nahl, 33) ?Cenâb-ı Hak onlara zulmetmiyor; onlar, kendi nefislerine zulmediyorlar, haksızlık ediyorlar. Kendi nefislerine yazık edecek, perişân edecek davranışlar içinde bulunuyorlar? buyurmuştur.

İşte bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hakk, böyle küfürde inât eden, ısrâr eden, inkârda direnen kimselerden, sonunda bir cezâ olarak, hak ve hakîkati anlama imkânını onlardan defediyor, ref ediyor ve bu sûretle o insanlar gerçeği, hakîkati anlama mazhariyetinden uzaklaşmış oluyorlar. Bu, fevkalâde önemli bir noktadır.

İnsanoğlu isyân üzere bulunur ve bunda da ısrâr ederse, devâm ederse, zaman içerisinde insan, hakîkaten bir takım gerçekleri inkâr ederek, kendisini mazûr gösterme, en azından kendisini, nefsini tatmîn etme yolunda bir takım hîleli ve desîseli yollara başvurur. Günâhlara alışmış kimseler, isyânda ısrâr eden kimseler, bu ısrârın netîcesinde, zaman içerisinde, o günâhın kendileri için kaçınılmaz ve kendileri için mazeret teşkil eden sebeplerden dolayı işlendiğini ifâde etmeğe kalkarlar. Böylelikle yaptıkları işin bir nevi meşrû olduğunu savunma durumuna gelmektedirler. İşte bu da, onların bir bakıma inkâr içine sürüklenmeleri demektir.

Bu günah psikolojisinin, psikozunun, insanlar üzerinde zamanla nasıl tahripkâr bir tesîr meydâna getirdiğini de göstermektedir. Allah’ın, kalpleri mühürlemiş olması da, insanlara bir haksızlık değil, insanların liyâkatinin, lâyık olmasının, kendilerinin sebep oldukları durumun bir netîcesi olarak telakkî edilmesi îcap eder.

Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Kalp ve kulakları hakîkati algılayacak, gerçeği anlayacak özelliklerini kaybetmişlerdir. “

Cenâb-ı Hak, “Onların gözleri önünde âdetâ bir perde vardır? buyuruyor. Gözlerinin önünde bir perde vardır, gerçeği görmelerini engelliyen bir engel vardır. Bu perde dolayısıyla onlar hakîkati göremezler. Nasıl ki insanın gözüne katarakt geldiği zaman, bir perde hâsıl olduğu zaman, insanın dış dünyâ ile ilgisi kesiliyorsa, insanın basîret, görme duygusu yok oluyorsa, basar duygusu kayboluyorsa, aynı şekilde manevî olarak da insanoğlu bazen körleşir. Görür ama haddizâtında gözünün basîreti kaybolmuştur. Hakîkatleri, gerçekleri anlama kâbiliyetini yitirmiştir. Bu yeteneği yok etmiştir, kaybetmiştir ve bundan dolayı o, baktığı hâlde göremeyen zavallılardan olur.

İşte bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Zül-Celâl hazretleri, ?onlar için çok büyük bir azap vardır? buyuruyor. Onlar bu azâbı âdetâ hak etmişlerdir. Buna müstahak olmuşlardır. Kendi davranışları sebebiyle buna lâyık olmuşlardır.

Cenâb-ı Hak, cümlemizi böyle korkunç, mâddeten ve ma?nen, hem dünyevî, hem de uhrevî bakımlardan gerçek ma?nâda bir hüsrân olan, gerçek pişmânlık sebebi olacak bu durumdan cümlemizi muhâfaza buyursun.