“PEYGAMBER EFENDİMİZİN YÜKSEK AHLÂKI VE EĞİTİM METODU”

[ÂDEM-DER''İN DA''VETİ ÜZERİNE İHLÂS MARMARA EVLERİ KOLEJİ KONFERANS SALONU’NDA VERİLEN KONFERANS]

[10 ŞUBAT 2008 PAZAR SÂAT 14.00-16.00]

Prof. Dr. Ramazan Ayvallı
M.Ü.İlâhiyât Fakültesi Öğr. Üyesi

Âdem-Der’in Saygıdeğer Şeref Başkanı,

İhlas Eğitim Kurumlarının Muhterem Genel Müdürü,

Uzaktan-Yakından Teşrîf Eden Pek Kıymetli Misâfirler!

Her şeyi yoktan var eden, varlıkta durduran, bizlere ve bütün canlılara rızıklarını ve muhtaç oldukları her şeyi veren Allahü teâlâ’ya “hamd ü senâ”; geçmiş ve gelecek bütün mahlûkâtın en üstünü, iki cihânın güneşi, dünyâ ve âhıretin Efendisi, Allahü teâlânın en sevgili kulu, Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed aleyhisselâma; temiz “Ehl-i Beyt”ine ve şerefli “Eshâb”ına; onları sevenlere ve izlerinde gidenlere “salât ü selâm”la sözlerime başlamak istiyorum.

“Selâm, kelâmdan öncedir” hadîs-i şerîfi mûcibince, bir de selâm vererek sözlerimize devâm edelim: “Es-selâmü aleyküm”.

Bu “hamdele”, “salvele” ve “selâm” vazîfelerinden sonra, “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmemiş olur” hadîs-i şerîfi gereğince, bir teşekkür vecîbemizi de îfâ etmemiz gerekir:

Böyle güzel, lüzûmlu ve faydalı bir toplantıyı düzenledikleri için, başta saygıdeğer Prof. Dr. Ahmed Şimşirgil bey, sayın Âdem-Der Başkanı ve Yurt Müdürü Hakan Gürsel bey olmak üzere, 26 Aralık 2005 tarihinde kurulmuş bulunan ÂDEM-DER [yanî Âdem Eğitim Kültür ve Sosyal Hizmetler Derneği]”nin değerli yetkililerine ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

[ÂDEM-DER nedir? Âdem''den asıl maksat "adam" olup, dernek olarak da insana eğitim ve kültür alanında hizmet sunmayı, yardımcı olmayı; insanlığa sosyal ve kültürel hizmetler vermeyi şiar edinmiş bir sivil toplum kuruluşudur. Âdem-der''in hedefi insan, eğitim ve kültür. Nitekim derneğin adı 16. yy. Osmanlı Tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Âli Efendi''nin bir kıtasından doğmuş. Gelibolulu Mustafa Âli Efendi, şahlara, padişahlara şöyle seslenmiş:

Mesâcid ü meâbid ko âdem yap

Kabe yapmakcadır âdem yapmak

Taş ağaç kaydı ne lazım şahım

Yaraşır şahlara âdem yapmak

İşte Mustafa Âli Efendi, bir insan yetiştirmenin Kâbe''yi yeniden inşa etmek değerinde olduğunu belirtiyor, padişahların asli görevlerinin bu olması gerektiğini vurguluyor. İnsan olmayınca mabedlerin günümüzdeki müzelik halini sanki 16. asırdan görür gibiydi.

Tıpkı Şeyh Edebâlî''nin daha Osmanlı Devleti''nin kuruluşunda Osman Gazi''ye yaptığı "Oğul, insanı yaşat ki devlet yaşasın" şeklindeki vasiyeti gibi.]

İNSANLARIN İÇİNE DÜŞTÜKLERİ BUHRÂNLARIN SEBEPLERİ

Değerli Dinleyiciler!

Maddî yönden, ta’rîf edilemiyecek derecede gelişmelere sahne olan çağımız, ne hazîndir ki, insanoğlunun en bunalımlı, huzûrsuz, rûh ve manâ bakımından iflâs ettiği bir çağ olma özelliğini taşımaktadır. Asrımızda, akla, hayâle gelmeyen suçlar işlenmekte; insanlar canavarca birbirlerini boğazlamakta, birileri diğerlerinin canlarına, mallarına ve ırzlarına tecâvüz etmektedirler.

Günümüzde görülen, bütün dünyâdaki insanların içine düştükleri buhrânların, bunalımların en önemli sebebi, şüphe yok ki, insanların rûh ve madde dengesini kuramamaları, ulvî yaratılış gâyelerini unutmaları, fıtrat-ı selîmelerine uygun hareket edememeleridir. Yanî akl-ı selîmin îcâplarına göre hareket etmeyip, nefislerinin, süflî duygularının esîri olmaları, kemâle götüren yollardan ayrılmalarıdır.

Bugün millî ve manevî değerlerden mahrûm, mâzîsine, târîhine, kültürel değerlerine yabancı olan gençler arasında içki, kumar ve uyuşturucu alışkanlığı bir salgın ve moda haline gelmiştir. Bu illetler, milletimizin yükselmesini ve memleketimizin ilerlemesini istemeyen düşman güçlerin yaymaya çalıştıkları anarşi ve terörden daha tehlikeli bir hastalıktır. Bu hastalıklar, yetkililerin ifâdeleriyle, gençleri ahlâksızlık, iffetsizlik, fuhşun bütün nevileri, terör, silâh ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi kötülüklere de itmektedir.

Bugün insanlığın çok bunaldığı, çözmekte sıkıntıya düştüğü her şeyin çözüm ve çâresi, aslında bizim yüksek kültür ve medeniyetimizde, özellikle mukaddes dînimiz İslâmiyette, husûsen Sevgili Peygamberimizin yüksek ahlâkında ve eğitim metodunda vardır. Bugün çok perişan hâlde olan insanlığın kurtuluşu için, bizim bu yüksek kültür ve medeniyetimizden istifâde edilmelidir.

Her binânın bir temeli vardır. İslâmın temeli de güzel ahlâktır. İslâm dîni kadar, açık ve mantıkî; ferdlere, âilelere ve cemiyetlere bu kadar faydalı hiçbir dîn yoktur. Bu dînin esâsını anlayan, seven ve uygulayan bir kimse, dünyâ ve âhirette mutlu olur.

Hülâsa olarak söylemek gerekirse, İslâm dîni, ahlâkı ve medeniyeti doğru bir şekilde öğrenilir ve öğretilirse, ona uygun yaşanırsa, bütün fertler, âileler, cemiyetler, hattâ bütün insanlık râhat eder, huzûr ve sükûn içerisinde, emniyet ve âsâyiş üzere yaşarlar.

Dünyâmız büyük bir gemi, bütün insanlar da onun yolcuları gibidir. Bu gemiyi hepimizin korumaya çalışması lâzımdır; yoksa hep birlikte batarız.

SON PEYGAMBER MUHAMMED ALEYHİSSELÂMA İNSANLIK NİÇİN MUHTAÇTIR?

Bütün insanlığın buhrân, bunalım, huzûrsuzluk ve kaos içerisinde bulunduğu günümüzde, biz müslümanlar için, kâinâtın Efendisi Muhammed aleyhisselâmı, lâyıkı vechile beşeriyete tanıtmak bir insanlık, müslümânlık ve vefâ borcudur.

Târih boyunca, hayâtı, en ince teferruâtıyla ortaya konulan yegâne zât olan Hazret-i Peygambere, insânlığın ne kadar muhtâç olduğunu ifâde için, dünyâ çapında meşhûr bazı kimselerin, O’nunla ilgili ve İslâm Dîni hakkındaki bazı sözlerini okumak çok faydalı olacaktır.

Bir insanda bulunabilecek, görünür-görünmez bütün iyilikler, üstünlükler ve güzellikler kendisinde toplanmış olan, dünyâ ve âhiretin Efendisi, insanların ve cinnîlerin Peygamberi olan Resûl-i Ekrem Muhammed aleyhisselâm’ı gündemde, akıllarda ve fikirlerde, hâtırlarda ve gönüllerde tutmak, bütün insanlara tanıtmak ve sevdirmeye çalışmak çok şerefli bir iştir.

Bilindiği üzere, O’nun çalışmalarıyla, Cenâb-ı Hakk’ın da lutfuyla, târîhte “Câhiliye dönemi” diye anılan zulmetli, karanlık devre bitmiş, bir “asr-ı saâdet” meydâna gelmiştir. Dünyâda, bu asrın bir benzeri, bugüne kadar görülmemiş, kıyâmete kadar da görülemiyecektir.

Şüphesiz ki, Allahü teâlâ, yarattığı şu mükemmel âlemle, kendi varlığını belli ettiği gibi, kullarına çok acıdığı için, var  olduğunu ayrıca “Peygamber”leri vâsıtasıyla da bildirmiştir. Dünyâya gönderilen ilk insan Âdem aleyhisselâmdan başlayarak, Sevgili Peygamberimize gelinceye kadar her asırda, dünyânın her tarafındaki insanlar arasından en iyi, en üstün olarak seçtiği bir zâta (Peygambere), “melek”le haber göndererek, kendi varlığını, isimlerini ve sıfatlarını bildirmiştir. Bu “Peygamber”lerle, insanların dünyâda ve âhirette râhat etmeleri, huzûr içerisinde, iyi bir şekilde yaşamaları için, emirlerini ve yasaklarını, yanî ne yapmaları ve nelerden sakınmaları lâzım olduğunu açıklamıştır.

Peygamberler, Yüce Allah tarafından seçilip beşeriyete gönderilmiş insanlardır. Ümmetlerini, Cenâb-ı Hakk’a çağırmak, sapık, yanlış yoldan, doğru yola, saâdet yoluna çekmek için gönderilmişlerdir. Dâvetlerini kabûl edenlere, “Cennet”i müjdelemişler, inanmayanları “Cehennem” azâbı ile korkutmuşlardır. Onların Allâhü teâlâdan getirdikleri her haber doğrudur, yanlışlık ihtimâli yoktur.

Peygamberler hakkında, Kur’ân-ı kerîm’de bazı âyet-i kerîmelerde meâlen buyuruluyor ki:

(Îmân edenleri Cennetle) müjdeleyici, (küfredenleri de Cehennemle) korkutucu olarak peygamberler gönderdik ki, bu peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) kıyâmette: (Bizi îmâna çağıran olmadı) diye Allâh’a bir huccet ve özürleri olmasın. Allah azîzdir, hükmünde hikmet sâhibidir.” (Nisâ sûresi, 165)

Demek ki Peygamberler, insanlara hem müjde vermek, hem de onları korkutmak için gönderilmişlerdir. Böylece, insanların Allahü teâlâya özür, bahâne ileri sürmeleri önlenmiştir.

“Allâh’ı ve resûllerini inkâr eden kâfirler, Allâhü teâlânın emirleriyle Peygamberlerinin emirlerini birbirinden ayırmak istiyorlar. ‘Bir kısmına inanırız; bir kısmına inanmayız’ diyorlar. Îmân ile küfür arasında bir yol açmak istiyorlar. Onlar(ın hepsi) hakîkaten kâfirdirler. Kâfirlere, çok acı azâbları (Cehennem azâbını) hazırladık.” (Nisâ sûresi, 150-151)

Konuşmamıza, son devir ulemâsının büyüklerinden ve Sevgili Peygamberimizin torunlarından olan Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin (rahmetullahi aleyh)  bir sözüyle  devâm edelim:

“Her Peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselâm ise, her zamânda, her memlekette, yanî dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan O’nun üstünde değildir. Bu güç bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, O’nu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın O’nu medhedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın, O’nu tenkîd edecek iktidârı yoktur.”

Eski Peygamberlerin kitâpları ve sözleri zamanla değiştirilmiş, eski dînler unutulmuştur. Yüce Allah, insanlara acıdığı için, kullarına son bir Peygamber ve yeni bir dîn (İslâmiyet) göndermiştir. Bu dîni (İslâmı) kıyâmete kadar koruyacağını, bozulmamış olarak her yere yayacağını müjdelemiştir.

Peygamberlerin sonuncusu, Muhammed aleyhisselâmdır. O’nun dîni, bütün dînleri nesh etmiş, yürürlükten kaldırmıştır. O’nun kitâbı, geçmiş kitâpların en iyisidir. O’nun getirdiği dîn, kıyâmete kadar bâkî kalacaktır. Kimse tarafından değiştirilemeyecektir.

Kıymetli Dinleyiciler!

Allahü teâlâ, kullarının îmân etmelerini, ibâdet yapmalarını, güzel ahlâka sâhip olmalarını, kendi aralarında kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve emretmiştir.

Yüce Allah, bunun sağlanması için, ilk Peygamber Hz. Adem’le son Peygamber Muhammed aleyhisselâm arasında, muhtelif asırlarda, çeşitli coğrafî bölgelere birçok “Peygamber” göndermiş, bazılarına “Kitap” ve “Suhuf” ta vermiştir. Bu peygamberlerden 6’sına “Ülü’l-azm”, 313’üne “Resûl”, 124 binden ziyâdesine de “Nebî” denildiği malûmdur.

Şüphesiz ki bu Peygamberlerin hepsi, aynı îmân esâslarını, “Âmentü Esâsları” diye bildiğimiz umdeleri teblîğ ederek, “iyi ferd”, “iyi âile”, “iyi cemiyet” yanî güzel ahlâklı insanlar meydâna getirmeyi hedeflemişlerdir. Yine zikrettiğimiz kitapların hedefi de,  “insân-ı kâmil” meydâna getirmektir.

Peygamberlerin ve kitapların gönderilmesi, bunlarla sırât-ı müstakîmin, doğru yolun, rızâ-i İlâhî’ye ve Cennet’e götüren yolun gösterilmiş olması, şeksiz ve şüphesiz, yüce Allah’ın, kullarına olan nimetlerinin en büyüğüdür.

Bu vesîleyle şu önemli husûsu da belirtelim ki:

Son Peygamber Hz. Muhammed aleyhisselâmdan önceki bütün peygamberler, belli zaman dilimlerine gönderilmişler, onların ahkâm-ı şer’iyyelerinin (dînlerinin) geçerlilik müddeti belli zamanlarda bitmiş; ama getirdiği hükümler, kıyâmete kadar geçerli olan bir tek Hz. Muhammed aleyhisselâm kalmıştır.

Kıymetli Misâfirler!

Bu mukaddimeden sonra hemen ifâde edelim ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen, kâinâtın baştâcı, ebedî rehberimiz, varlığımızı ve kurtuluşumuzu kendisine borçlu olduğumuz, müstesnâ şahsiyet,  Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ (aleyhisselâm) hakkında söz söylemek ve yazı yazmak aslında bizim gibi âcizlerin haddi değildir.

Resûlullah’ın (aleyhisselam) şâirleri vardı; onu överler, düşmanların iftirâlarına cevâp verirlerdi. Resûlullah, Mescid-i Nebevî’de, Hassân bin Sâbit için bir kürsü koydurdu. O buraya çıkıp, Resûlullah’ı över, düşmanları kötülerdi. Peygamberimiz, Hassân’ın şiirlerini çok beğenir, “Hassân’ın sözleri, düşmanlara oktan dahâ  te’’sîrlidir” buyururdu.

İslâmın birinci şartı, bilindiği gibi, Allahü teâlâya ve Peygamberine (aleyhisselam) îmândır. Ya”nî onları sevmek ve sözlerini beğenip kabûl etmektir. İki cihân saâdetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünyâ ve âhıretin Efendisi olan Muhammed aleyhisselâma tâbi” olmağa bağlıdır. Ona tâbi” olmak  demek, îmân etmek ve onun getirdiği ahkâm-ı İslâmiyyeyi öğrenmek ve yapmak demektir.

Yine Muhammed aleyhisselâm’a tâm ve kusûrsuz tâbi” olabilmek için, onu tâm ve kusûrsuz sevmek lâzımdır. Bunun alâmeti de, onun dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmek, onu beğenmeyenleri sevmemektir. Allahü teâlâ, kâfirlerin, kendi düşmanı ve Peygamberinin düşmanı olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek ve onlarla kaynaşmak, insanı Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberine düşman olmaya sürükler. Tabîî ki sevgi ve nefret kalpte olur. Dînimizin gereği, zâhiren onlara da iyi davranmak, tatlı dilli ve güler yüzlü olmak lâzımdır.

Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed aleyhisselâm, “Ben, iyi huyları tamâmlamak, yerleştirmek için gönderildim” buyurmuştur.

“O’nun şahsında, Allah”ı ve Âhiret gününü umanlar ve Allah”ı çokça hâtırlayanlar için güzel edeb ve ahlâk nümûneleri vardır ” (Ahzâb, 21) âyet-i kerîmesi, Muhammed aleyhisselâmın “üsve-i hasene” [nümûne-i imtisâl = en güzel örnek] olduğunu ne güzel ifâde etmektedir?

“Peygamberlerin sonuncusu” olan Muhammed aleyhisselâmın dîni bütün dînleri nesh etmiş, ya’nî yürürlükten kaldırmıştır. O’nun kitâbı, geçmiş kitapların en iyisidir. O’nun getirdiği dîn olan “İslâm” da kıyâmete kadar bâkî kalacaktır; kimse tarafından değiştirilemiyecektir.

İki cihân saâdetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünyâ ve âhıretin Efendisi olan Muhammed aleyhisselâma tâbi” olmaya bağlıdır. Ona tâbi” olmak  için, îmân etmek ve onun getirdiği ahkâm-ı İslâmiyyeyi öğrenmek ve yapmak lâzımdır.

RESÛLULLAH, BÜTÜN MÜSLÜMANLAR İÇİN BİR BABA GİBİDİR

Sevgili Peygamberimiz, “Ben, sizin için bir baba gibiyim; bilmediklerinizi öğretiyor, sizi terbiye ediyorum” (Ebû Dâvûd, Nesâî); “Ben bir muallim olarak gönderildim” (İbn-i Mâce) ve “Ben güzel ahlâkı tamâmlamak için gönderildim” buyurmuşlardır.

PEYGAMBERİMİZİN BU DÜNYADAKİ FONKSİYONU VE İNSANLARI ATEŞTEN KURTARMAK İÇİN GÖSTERDİĞİ GAYRETLER

Peygamberimizin 2 önemli hadîs-i şerîfine daha temâs etmek istiyoruz:

1- “Benim ve sizin benzeriniz, ateş yakan ve ateşine pervâne ve çekirgeler düşmeya başlayınca, onları men etmeye çalışan kimse gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum; halbuki siz benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz.” (Müslim)

2- “Allah”ın, benimle gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer ki, o yağmurun isâbet ettiği yerin bir kısmı, suyu içen kuvvetli bir toprak olup bol ot bitirir.

Bir kısmı da su içmeyen katı yer olup suyu biriktirir ve muhafaza eder de, Allahü teâlâ o su ile insanları faydalandırır; insanlar ondan içerler, hayvanlarını sularlar ve onunla ekerler biçerler.

Yine o yağmur öyle bir yere isabet eder ki orası düz ve kaypaktır; ne su tutar, ne de ot bitirir.

İşte bu, Allah”ın dînini anlayan ve Allahü teâlânın benimle gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan ve onları bilip (öğrenip) başkalarına da öğreten kimse ile buna kulak asmayan, benim getirdiğim hidâyeti kabûl etmeyen kimsenin benzeridir.(Buhârî, Müslim)

Görüldüğü gibi, bu hadîs-i şerîfte, insanlar, toprak misâli ile anlatılıyor:

Üç grup toprak olduğu gibi, üç grup da insan vardır:

Suyu içine alıp bolca ot yetiştiren toprak, yağmurdan hem kendisi istifâde eden, hem de başkalarını faydalandıran topraktır.

Suyu içine almayan, ama üzerinde tutan toprak, kendisi faydalanamıyorsa da, hiç olmazsa başkalarının istifâdesine sebeb oluyor.

Ama, suyu tutmayan, ot da bitirmeyen toprağın, kendisine de, başkalarına da faydası olmaz.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, eğitimde işin esâsı, hem kendisine faydalı, hem de âilesine, milletine, vatanına ve devletine faydalı insanlar meydana getirmektir. İşte millî eğitimimizdeki ana hedef eskiden bu idi, şimdi de bu olmalıdır.

Şüphesiz ki, eğitimciler için nümûne-i imtisâl yanî örnek insan, ideal eğitimci, bundan 14 asır evvel, tek başına teblîğâta başlayarak 23 sene gibi çok kısa zaman zarfında, târihin bir benzerini görmediği ve kıyâmete kadar da göremeyeceği 150.000 kâmil insânın meydana gelmesine vesîle olan, asr-ı saâdetin mimârı Sevgili Peygamberimizdir. Zulmetler, zulümler ve vahşetler altında inim-inim inleyen insanlara, kurtarıcı olarak Sevgili Peygamberimizin lutfedilmesi, dünyânın en önemli hâdisesidir.

Son Peygamber olan Sevgili Peygamberimiz, kendisini bir muallim (eğitimci) olarak tanıtmış, eğitimcilik vasfını, gönderiliş sebepleri arasında zikretmiş, hayatı boyunca bunu tatbik etmiş ve muvaffakiyeti târihen sâbit, başarısı dost-düşman herkes tarafından kabul edilmiş bir eğitimcidir. Onun bu başarılarından istifâde etmek lâzımdır.

Ahzâb sûresinin 21. âyet-i kerîmesinde ifâde buyurulduğu üzere, Peygamber Efendimiz, bizler için, her husûsta olduğu gibi, eğitimde de en güzel örnektir. Zira Peygamberimizin ve O’nun izinden giden âlim ve velîlerin, nasıl kâmil cemiyetler meydâna getirdikleri açıkca ortadadır. Burada Karahanlılar, Gazneliler, Timuroğulları, Babürlüler, Selçuklular ve Osmanlıları zikredebiliriz.

SON PEYGAMBER “HAZRET-İ MUHAMMED” ALEYHİSSELÂM

Kıymetli Dinleyiciler!

Allahü teâlâ, bir insanda bulunabilecek, görünür görünmez bütün iyilikleri, bütün üstünlükleri, bütün güzellikleri, o “üsve-i hasene” olan “Habîb”inde toplamıştır.

O, her zamanda, her memlekette yani dünyâ yaratıldığı günden kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiçbir kimse, hiçbir bakımdan, O’nun üstünde değildir.

O’nun hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zaman, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusur görülmemiştir.

İşte bu husus, iyi anlaşılacak olursa, dînî ve dünyevî işlerimizde, kimi örnek almamız gerektiği açıkca ortaya çıkar.

O, güzel huyu, yumuşaklığı, afvı, sabrı, ihsânı ve ikrâmıyla târih boyunca gelmiş-geçmiş herkesi hayrân bırakmış, O’nun mübârek cemâlini görenler ve tatlı sözlerini işitenlerden insâf sâhibi olanlar, seve seve müslüman olmuşlardır.

PEYGAMBERİMİZE İTÂATLE İLGİLİ BAZI ÂYET-İ KERÎMELER

Peygamber Efendimize itâat ve ittibâ etme yanî uyma konusunda, Kur’ân-ı Kerîm”de birçok âyet-i kerîme vardır.

Misâl olmak üzere, bunlardan bazılarını, Kur’ân-ı kerîm”deki sûre sıralarına göre şöyle zikredebiliriz:

1)De ki: Allah”ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah da, sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân, 31)

2)Allah”a ve âhiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir şeyde ihtilâfa düştüğünüzde, onu Allah”a ve Resûlüne arz ediniz.“       (Nisâ, 59)

3)Hayır, Rabbine yemin ederim ki, onlar, aralarında çıkan o karışık işlerde,  seni hakem kılmadıkça ve hem de verdiğin hükümden dolayı, hiçbir sıkıntı duymaksızın teslîm olmadıkça, îmân etmiş olmazlar.” (Nisâ, 65)

4)Bir kimse, Peygamber”e itâat ederse, Allah”a itâat etmiş demektir.(Nisâ, 80)

5) “Peygamber”in emrine muhâlefet edenler, fitneye ve can yakıcı azâba uğramaktan korksunlar.” (Nûr, 63)

6)Allah”tan ve kıyâmet gününden korkan sizler için, Peygamber ne güzel örnektir.” (Ahzâb, 21)

7)Ey kadınlar! Evlerinizde okunan Kur’ân”ı ve hikmeti hâtırlayınız:” (Ahzâb, 34)

8)Muhakkak sen, doğru yola, Allah yoluna kılavuzlarsın” (Şûrâ, 52-53)

9)Peygamber”in size getirdiklerini alınız (tutunuz), yasak ettiği şeylerden sakınınız.” (Haşr, 7)

Sevgili Dinleyiciler!

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed aleyhisselâmdan önceki bütün Peygamberler, belli zaman dilimlerine gönderilmişler, onların ahkâm-ı şer’iyyelerinin (dînlerinin) geçerlilik müddetleri belli zamanlarda dolmuş, bitmiş; getirdiği hükümler, kıyâmete kadar geçerli olan bir tek Hz. Muhammed aleyhisselâm kalmıştır.

Mahlûkların yaratılmasına sebep olan ve Âdemoğullarının en üstünü, en şereflisi, en kıymetlisi bulunan, dünyâ ve âhiretin Efendisi, insanların ve cinnîlerin Peygamberi olan Resûl-i Ekrem Muhammed aleyhisselâm, “Habîbullah”tır. Onun Habîbullah (Allahü teâlânın en çok sevdiği kimse) olduğunu, büyüklüğünü ve üstünlüğünü gösteren şeyler sayılamıyacak kadar çoktur.

Sevgili Kardeşlerim!

Söz buraya gelmişken, günümüzde bütün ülkelerde gündemin baş sırasını işgâl eden, bütün dünyanın başını ağrıtan anarşi ve terör münâsebetiyle birkaç kelime söylemek istiyoruz:

Gelmiş-geçmiş bulunan bütün Peygamberlerin getirdikleri ahkâm-ı dîniyyede  dînin, nefsin (cânın), aklın, neslin (ırzın, nâmûsun), mâlın ve benzeri değerlerin korunması öngörülmüştür. Allahü teâlâ ve Peygamberleri, emir ve yasaklarında, bunları koruma altına almışlardır.

Halbuki bugün bütün dünyâda, bu sayılanlar da dâhil olmak üzere, bütün insan hakları ciddî bir şekilde ihlâl edilmektedir.

Mukaddes dînimizde adam öldürmek, yaralamak, malını almak, çalmak şöyle dursun, kalp kırmak bile büyük günâhlardan sayılmıştır.

Onun için Yunus Emre (rahmetullahi aleyh):

“Eğer bir gönül yıktınsa bu kıldığın namaz değil;

Yetmişiki millet dahî elin yüzün yumaz değil “ demektedir.

Peşînen ifâde edelim ki, câna, mâla, ırza hücûm etmek, aslâ İslâmiyetin tasvîp ettiği işler değildir. İslâmiyette, adâlet karşısında herkes eşittir. Sultan-tebea farkı gözetilmez.

Gerek bütün Peygamberler, gerekse Peygamberimiz ve onun vârisi durumunda olan, “Ulemâ” ve “Evliyâ” denilen, Allahü tealânın sevdiği kullar, hayâtları boyunca, insanları pek çok rûhî olgunluklara eriştirmek için çalışmışlardır.

CENÂB-I HAK, İNSANLARI KENDİSİNE MUHÂTAP YAPMIŞTIR

Kıymetli Kardeşlerim!

Yüce Allah, bütün yaratıkları içinde, insanı en güzel bir kıvâmda kılmış, eşref-i mahlûkât yapmış ve diğer yaratıkları da onun istifâdesine vermiştir. Binâen aleyh dünyadaki bütün hayvanlar, bitkiler ve cansızları; yer altı ve yer üstündeki; denizler, göller, nehirler ve semâvâttaki her şeyi, insan oğlunun emrine ve hizmetine vermiştir. İnsanı, âlemde hâkim duruma getirerek, onu kendisine muhâtab kabûl etmiş ve mükellef yapmıştır.

İNSANLAR İYİLİK YAPMAYA VE YÜKSELMEYE ELVERİŞLİ  OLARAK DOĞARLAR

Azîz dinleyiciler!

Ahlâk âlimlerimizden Ali bin Emrullah şöyle naklediyor:

İslâm âlimlerinin çoğuna göre: insanlar iyiliğe, yükselmeğe elverişli olarak doğarlar. Sonra nefsin kötü arzûları ve güzel ahlâkı öğrenmemek ve kötü arkadaşlarla düşüp kalkmak, kötü huyları meydana getirir.”

İşte doğru yolda bulunabilmek için ciddî bir eğitim ve doğru rehberler lâzımdır.

AKLIN MÂHİYETİ

Cenâb-ı Hak, diğer vücûd uzuv(organ)larımızın üstünde bulunan aklı, esâs itibâriyle hakkı-bâtıldan, iyiyi-kötüden, faydalıyı-zararlıdan ayırt eden bir meleke olarak yaratmıştır. Zâten iyiyi, kötüden ayırabilen akla “akl-ı selîm” denir.

Fakat hemen belirtmek lâzımdır ki, akıl yalnız başına, faydalı-zararlı şeyleri, genellikle ma’neviyyâtı anlayamamaktadır. Şu bir vâkıadır ki, hak ile bâtıl, iyi ile kötü, ancak, bütün mahlûkâtı yoktan var eden Allah’ın bildirmesiyle bilinip anlaşılabilmektedir.

İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, insanların, akıllarından faydalanmaları için, Peygamberleri, dîn ışığını yaratmıştır. Kullarına çok acıyıp, onların râhat ve huzûr içerisinde yaşamalarını istediğinden, her asırda insanlar arasından seçtiği en üstün, en iyi kimseleri Peygamber yapmış, bunlara kitaplar göndererek huzûr ve saâdet yolunu göstermiştir. Peygamberler, dünyâ ve âhırette râhat etme yolunu bildirmeselerdi, şüphesiz ki akılla bulunamazdı.

Sâdece akla uymak gecenin koyu karanlığında, bilinmeyen yerlerde, pervâsızca yürümeye ve engin denizde, acemî kaptanın, pusulasız yol almasına benzer ki, her an uçuruma, girdâba düşebilirler. Nitekim felsefeciler ve her şeyi tecrübeleri, hayâlleri ile îzâha kalkışan materyalistler (maddeciler), akılları dışında bulunan konulardaki sözlerinin çoğunda yanılmışlardır.

Akıl göz gibidir. Yani insanın aklı gözü gibi zayıf yaratılmıştır. Allahü teâlâ, gözümüzden faydalanabilmemiz için güneş ışığını yaratmıştır. Akıl da yalnız başına manevî şeyleri, faydalı ve zararlı şeyleri anlıyamayacağından, Allahü teâlâ, Peygamberleri ve dîn ışığını yaratmıştır. Akıl nasıl hareket edeceğini, dünyâ ve âhirette râhat etme ve huzûra kavuşma yollarını bunlardan öğrenmiştir.

Şunun net bir şekilde bilinmesi lâzımdır ki, dînimizde akla uymayan hiçbir şey yoktur, fakat aklın ermediği şeyler çoktur. Âhıret bilgileri ve Allâhü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler ve O’na ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsalardı ve akıl ile doğru olarak bilinebilseydi, binlerce Peygamber gönderilmezdi.

Allahü teâlâ tarafından, insanlar arasından seçilmiş, her bakımdan güvenilen, günâhsız kimseler olan  Peygamberler, insanlara, dînin hükümlerini teblîğ eden elçilerdir. Peygamberlik vazîfelerini görmekte, peygamberlik üstünlüklerini taşımakta, bütün peygamberler müsâvi, eşittirler.

Ancak Peygamberler, üstünlük sırasına göre dört derecedirler:

1)Hâtemü’l-Enbiyâ ve’r-Rusül [Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâm’dır.]

2) Ülü’l-azm peygamberler [Altı tâne olup gönderiliş sırasına göre Âdem, Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed (aleyhimü’s-selâm)dır.]

3) Resûller, 4) Nebîler.

PEYGAMBERLERİN İNSANLIĞA YAPTIKLARI ÖNEMLİ HİZMETLER

Azîz Misâfirler!

İnsanların, zaman zaman içine düştükleri birtakım vahîm yanlışlık ve bayağı işler, her zaman ve mekânda, Allahü teâlânın gönderdiği Peygamberler (aleyhimüsselâm) ve hak dînler vâsıtasıyla düzeltilmiş, îmân ve ibâdette hak olan Ma’bûd’a (Allah’a) yönelmeleri emredilmiştir.

Bütün Ülü’l-azim Peygamberler, Resûller ve Nebîler (aleyhimüsselâm), insanlığı kendileri gibi birer mahlûk olan varlıklara tapınma karanlığından kurtararak, bütün varlıkların yaratanı ve hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâya ibâdet etmenin şeref ve üstünlüğüne çağırmışlardır.

Peygamberlerin hepsi, insanları fevz u necâta yani dünyâda ve âhirette kurtuluşa dâvet etmiş, sırât-ı müstakîmi, doğru olan yolu, bıkmadan, usanmadan ve yılmadan anlatmışlardır.

Bu Peygamberlerin ve kitapların gönderilmesi, bunlarla sırât-ı müstakîmin, doğru yolun, rızâ-i İlâhî’ye ve Cennet’e götüren yolun gösterilmiş olması, şüphesiz ki, yüce Allah’ın, kullarına olan ni’metlerinin en büyüğüdür.

RESÛLULLAH’IN EĞİTİMİNİN İSÂBETLİLİĞİ

Muhterem Misâfirler!

Kur”ân-ı Kerîm tefsîrleri, Hadîs-i şerîf şerhleri, Siyer, İslâm Târihi ve Genel Tarihle ilgili eserler, Resûlullah”ın da’vet ve teblîği ile ilgili kaynaklar tetkik edilip oradaki esâslar tesbît edilerek; Genel Eğitim ve Öğretim metoduyla ilgili kitaplar, Psikoloji ve Sosyoloji ile ilgili çalışmalar, Dîn Eğitimi, Dîn Psikolojisi, Dîn Sosyolojisi ve Dînler Târihi ile ilgili araştırmalarla mukâyese edildiği takdîrde, Peygamberimizin eğitim metodlarının isâbetliliği daha açık ve seçik bir tarzda ortaya çıkacaktır.

O”nun eğitimi,  temelde, Allahü teâlânın yüce kelâmı Kur”ân-ı Kerîm”de yer alan esâslara dayanmaktadır. O, “Sahâbe-i Kirâm”ı yani ilk müslümanları nasıl eğitmiştir?” diye bir soru sorulacak olursa, tabîî ki evvelâ “Kur’ân-ı Kerîm ile eğitmiştir” cevâbını veririz. Zâten Hz. Âişe vâlidemiz de, Peygamberimizin ahlâkının, Kur’ân-ı Kerîm ahlâkından ibâret olduğunu ifâde etmiyor mu?

Bu esâsları, 23 sene zarfında, barışta ve savaşta, sıkıntı ve mutluluk anlarında, dînî, ictimâî, ahlâkî ve siyâsî yönden tedrîce riâyet ederek hayâta, içinde bulunduğu topluma ve çevresindekilere uygulamıştır.

Takdîr edileceği üzere, insanları, bağlı bulundukları dînlerinden, eski örf, âdet ve geleneklerinden bir anda çevirmek kolay bir iş değildir.

İşte sevgili Peygamberimiz, bozuk inançları ve alışkanlıkları söküp atmada tedrîce riâyet etmiş, bu tedrîci inanç, ibâdet ve hükümlerin hepsinde uygulamıştır. Şüphesiz ki, bu esasların başında, Kelime-i tevhîd geliyordu. Bunun da ma’nâsı: Allah”tan başka, ibâdete hakkıyla lâyık bir ilâhın olmadığı ve [Hazret-i] Muhammed”in O”nun kulu ve resûlü olduğuna dâir iki temel konuyu ihtivâ ediyordu.

Tevhîd inancı, insanlığın dünyâya gelişinden itibâren gelmiş-geçmiş bütün peygamberlerin istisnâsız olarak teblîğ ettikleri temel inançtır.

Pozitivizm, pragmatizm, natüralizm, idealizm, nihilizm gibi cereyanların da eğitim teorileri vardır. Ama bu ve benzeri eğitim teorileri, başarıları ispatlanmış eğitim esâsları değildir.

İşte bu noktada, Resûlullah”ın eğitiminin önemi ortaya çıkmaktadır. Zâten ehemmiyeti bugün tesbît edilmiş olan pedagojik esâsların hepsi, O”nun eğitiminde yer almaktadır. Şüphesiz ki, Peygamberimizi, belirli kişilere veya özel bir sınıfa ders veren klasik bir eğitimci olarak düşünemeyiz.

ÖĞRETMEN EĞİTİMDE TEMEL UNSURDUR

Peygamberimizin eğitiminde, muallim (öğretmen), eğitimin temel unsuru olup İslâm esâslarını öğretmek üzere çeşitli kabîlelere muhtelif öğretmenler gönderilmiştir. Burada, zaman zaman sayıları 70”e kadar varan “Ashâb-ı suffe”’yi hatırlamalıyız. Onlar bazen kabilelere öğretmen olarak gitmişler, gerektiğinde de harplere mücâhit olarak katılmışlardır.

Bir eğitim ve öğretimde, öğretmenin bilgisi, şahsî özellikleri ve öğretim metodlarına vukûfiyeti, birbirinden ayrılmaz bir bütün olup pedagojik esâslara göre çok önemlidir.

İmâm-ı Gazâlî âlimlerin, eğitimcilerin derece ve mertebesini ne kadar vecîz bir şekilde ifâde etmektedir. Buyuruyor ki: “İlim adamları olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu. Çünkü âlimler insanları, öğretim vâsıtasıyla barbarlıktan çıkarıp insanlık seviyesine yükseltirler.”

Hazret-i Ömer’in (radıyallahü anh): “Biz, en zelîl bir kavim idik; Allahü teâlâ, bizi İslâmiyyetle azîz eyledi” sözü de ne kadar mânidârdır.

Yine Hz. Ömer”in (r.a.): “Câhiliye döneminde yaptığımız iki iş vardır ki, birine hâlâ gülerim; diğerine de hâlâ ağlarım” sözü de çok önemlidir. Bilindiği gibi bu iki şeyle kasdettiği, yolda tapınmak için yanlarına aldıkları putu, kıtlık olunca parçalayıp yemeleri ve kız çocuğunu da diri diri toprağa gömmesi hususlarıdır.

ÂLİMLERE OLAN İHTİYAÇ

Peygamberimiz, ilmin önemi ve âlimin fazîleti üzerinde o kadar durmuştur ki, iki sınıf dışındaki insanlarda âdetâ hayır olmadığını söylemiştir. Bu iki hayırlı sınıf ise, âlim (ilim adamı) ve öğrencidir.

İlmin ayakta durması, ulemâ(ilim adamları)nın varlığına bağlıdır. Dünyâ durdukça, ilim adamlarına olan ihtiyaç devâm edecektir. Muallimler(öğretmenler) de eğitim ve öğretimin temel ihtiyâcıdır.

Bilinmeyen konuların, mutlakâ ilim ehline sorulması, Kur”ân-ı Kerîm”de geçen bir emirdir. Müslümanlar içinde, terbiye ve aydınlatma işiyle görevli husûsî muallimlerin bulunması gerekir. Hattâ büyük İslâm âlimi İmâm Gazâlî (r.aleyh), her şehirde, akâid konusunda ortaya çıkacak tereddütleri gidermek için bir İslâm âliminin bulunmasının farz-ı kifâye olduğunu belirtmektedir.

İşte İslâm nazarında kâmil öğretmenler yetiştirilmesi, her türlü ihtiyaçtan önce gelmektedir.

PEYGAMBERİMİZİN EĞİTİMİNDEKİ HEDEFLERİ

Zulmetler, zulümler ve vahşetler altında inim-inim inleyen insanlara, kurtarıcı olarak Sevgili Peygamberimizin lutfedilmesi, dünyânın en önemli hâdiselerinden ve en mühim dönüm noktalarındandır.

“Asr-ı Saâdet”in mimârı ve son Peygamber olan Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), bundan 14 asır evvel, tek başına teblîğâta başlayarak eğitim ve öğretim metodunu, ilk defa, İslâmın altın nesli ve ilk nesil olan Sahâbe-i kirâm üzerinde uygulamış, 23 sene gibi çok kısa zaman zarfında, târihin bir benzerini görmediği ve kıyâmete kadar da göremeyeceği 150 bin güzîde sahâbe, kâmil insân, mübârek insan, “hayırlı bir ümmet” meydâna getirmiştir. [Bu bahtiyâr topluluğun meydâna getirilmesinde kullanılan metodları bilmek zarûrîdir. Önemine binâen şunu ifâde etmeliyiz ki, eğitim sâhasında hizmet verenlerin, eğitimle ilgili yeterli metod bilgisine sâhip olmaları gerekir.]

Onlar da, 50 sene gibi çok kısa zaman zarfında, gâyet mahdût imkânlarla, Endülüs”ten (İspanya’dan) Çin”e kadar olan geniş coğrafî bölgeleri fethedip oralara ilim, irfân, ahlâk, fazîlet, adâlet, medeniyet, hakkâniyet, insanlık, insan hakları, nûr ve hidâyeti, tek kelimeyle söylemek gerekirse, Allahü teâlânın mukaddes dîni İslâmiyyet’i götürmüşlerdir. Bu konu, ciddiyetle incelenmesi gereken bir konudur.

Dost-düşman herkesçe bilindiği gibi, Peygamberimizin ve O’nun yüksek ahlâkına sâhip çıkan ve izinden giden âlim ve velîlerin, nasıl kâmil cemiyetler meydâna getirdikleri açıkça ortadadır. Burada Eshâb-ı kirâm, Karahanlılar, Gazneliler, Timuroğulları, Babürlüler, Selçuklular ve Osmanlıları misâl olarak zikredebiliriz.

Hazret-i Peygamberin eğitiminin hedeflerini, ana hatlarıyla tesbît etmemiz gerekirse, bunları maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

1-İyi insan yetiştirmek, insanın hayrına olan herşeyi teşvîk etmek,

2-İbâdet duygusunu geliştirmek, insanın aklını ve rûhunu eğitmek ve düşünceyi geliştirmek.

İbâdet duygusunu geliştirmek derken, insanın yaratıcısını bilmesi, yaratıcının Rablığı ve yaratılanın kulluğu esâsına dayalı bir münâsebetin kurulmasını kasdediyoruz. Bütün peygamberler, insanlara ilk önce bunu öğretmeyi hedef almışlardır. İslâm’da eğitimin en yüce hedefi, Allah’ı tanıtmaktır.

İsmâîl Hakkı Bursevî”nin “Kenz-i mahfî” isimli eserinde zikrettiği bir hadîs-i kudsîde: “Ben, gizli bir hazîneydim, bilinmeyi arzu ettim; bunun üzerine mahlûkâtı yarattım” buyurulmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de Zâriyât sûresinin 56. Âyet-i kerîmesinde de: “Ben, cinnîleri ve insanları, (ancak beni bilsinler, tanısınlar) bana ibâdet etsinler diye yarattım” buyurulmaktadır.

Yine insanın, yaratıklar arasındaki yerini ve hayâttaki ferdî sorumluluğunu bilmesi, yaratılış hikmetini idrâk etmesi, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâ için, yarın ölecekmiş gibi de âhiret için çalışma düşüncesini yerleştirmek, bu hedefler arasında gelmektedir.

3-Hikmet ve ilim öğretmek,

4-İnsanların, kanun nazarında eşitliğini kavratmak (Sevgili Peygamberimiz, “kızım Fâtıma da hırsızlık yapsa, elini kestiririm” buyurmakla, bunu ne güzel ifâde ediyorlar), mü”minlerin kardeşlik ve işbirliği duygularını yerleştirmek,

5-Takvâyı yerleştirmek, ahlâkî şahsiyeti geliştirmek ve Kur’ân-ı Kerîm ölçüleri içinde ferdin bozuk davranışlarını değiştirmek ve iyi yönde geliştirmek,

6-Adâleti kavratmak,

Devlet Arşivleri eski Genel Müdürü ve İ. Ü. Edebiyat Fakültesi târih profesörlerinden merhûm Prof. Dr. İsmet Miroğlu, bir makalesinde, Venedik”li hıristiyan bir tâcirin, Konya kâdısına, Konya”lı bir tâcir aleyhine açtığı davâda, kâdı efendinin, hıristiyan tâcirin lehine hüküm verdiğini anlatmıştır.

Dost-düşman herkes tarafından bilindiği gibi, koca Osmanlı pâdişâhı da, mahkemede kâdı efendinin huzurunda, diğer suçlular gibi titrerdi. Fâtih’le bir Yahûdî, ayakta, beraberce eşit şartlar altında muhâkeme olunmuşlardır.

Yine Fâtihin, kendi yaptırdığı medresede bir oda istemesi üzerine, öğretim üyelerinin onu imtihân etmesi, aslında çok önemli bir göstergedir.

7-İnsanları, aşırılıklardan korumak,

8-Ferdleri, maddî hayâtın gerektirdiği şekilde eğitmek,

9-İslâmı yaşayacak ve yaşatacak bir nesil hazırlamak.

Bütün bu hedeflere baktığımızda, “müslüman insan”ın yetiştirilmesi için gerekli olan hedefler olduğunu görüyoruz. İşte bu ölçüler, aslında Kur’ân-ı Kerîm”in ve onun tefsîri ve uygulaması olan Sünnet’in ölçüleri olup yukarıda zikredilen hedefe yöneltmede, İslâmî eğitimin canlı örneği ise, sevgili Peygamberimizdir.

Şüphesiz ki Allahü teâlâ, yarattığı şu mükemmel âlemle, kendi varlığını belli ettiği gibi, kullarına çok acıdığı için, var  olduğunu ayrıca “Peygamber”leri vâsıtasıyla da bildirmiştir.

Muhakkak ki Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan ni’metlerinin en büyüğü, “Peygamber”ler ve “Kitap”lar göndererek onlara sırât-ı müstakîmi, doğru yolu, Cennet yolunu göstermesidir.

Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, Peygamberleri vasıtasıyla, beşeriyete saâdet yollarını göstermiş, iyi-kötü, güzel-çirkin her şeyi onlara öğretmiştir. Yüce Allah, insanlara, kendileri için en doğru olan yaşayış tarzını bildirmiştir.

Allahü teâlâ, dünyâya gönderdiği ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâmdan itibâren, Sevgili Peygamberimize gelinceye kadar bütün “Peygamber”leri vâsıtasıyla, kullarına, dünyâ ve âhirette râhat etmeleri, huzûr içerisinde, iyi bir şekilde yaşamaları için, emir ve yasaklarını, yanî ne yapmaları ve nelerden sakınmaları lâzım olduğunu, beğendiği ve beğenmediği bütün işleri bildirmiştir.

Allahü teâlâ, kullarının îmân etmelerini, ibâdet yapmalarını, güzel ahlâka sâhip olmalarını, kendi aralarında kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve emretmiştir.

İnsanlar, Allah’ın Peygamberlerine tâbi olup, emir ve yasaklarına uydukları müddetçe, huzûrlu ve râhat bir hayât yaşamışlar, birbirlerini sevip-saymışlardır. Emirlere ve yasaklara uymadıklarında ise, huzûrsuz olmuşlar, râhatları bozulmuş; ahlâksızlık, zulüm ve haksızlık bütün cemiyeti sarmıştır.

İnsanlığın doğru yolu bulması, ahlâken yükselmesi, bütün beşeriyetin dünyâda ve âhirette huzûra kavuşmaları için, son Peygamber olarak Muhammed aleyhisselâm gönderilmiştir. “Gerçekten sen, büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 4) âyetinde, Allah”ın iltifâtına mazhar olan Sevgili Peygamberimiz, Kur”ân”dan ibâret olan güzel ahlâkını, hem hayâtında sergilediği tatbîkâtıyla, hem de güzel emir ve tavsiyeleriyle ümmetine teblîğ etmiştir.

Zâten güzel ahlâk, İlâhî vahye dayanan dînden neş’et eder. Ancak dîne dayanan ahlâk müessesesi insanların rûhlarını tatmîn eder, huzûra kavuşturur ve maddî-manevî yükselmelerini sağlar. Dolayısıyla Allah”ın ve Resûlünün bize öğrettikleri edep ve ahlâk, değişmeyen en güzel ve en doğru ahlâktır.

Filozofların bir kısmı, ahlâkı hazza, zevke, nefse, maddî bir menfaate dayandırmak istemişlerdir. Halbuki bunların hiç biri, ahlâk için kâfî bir dayanak ve insana huzûr kaynağı olamamıştır.

SON PEYGAMBER MUHAMMED ALEYHİSSELÂM HAKKINDA BAZI BATILILARIN SÖZLERİ

Tarihimizde Karahanlılar, Gazneliler, Timuroğulları, Babürlüler, Selçuklular ve Osmanlılar, bütün insanlığa çok hayırlı hizmetler yapmış ve çok yüksek medeniyetler sergilemişlerdir. Bu medeniyetlerin temelleri, tâ Sevgili Peygamberimizin “Hicret-i Nebeviye”lerinden sonra Medîne-i münevverede kurdukları İslâm devletine dayanır.

Bu yüksek medeniyetlerin temellerini atan Sevgili Peygamberimiz, dost-düşmân herkesin dikkatlerini çekmiş, pek çok kimse, imkânları nisbetinde o zâtı tedkîk etmiş, incelemelerinin sonucunda bazı değerlendirmeler yapmışlardır.

Biz, şimdi burada onlardan sadece 4 tanesinin sözlerini ele almak istiyoruz:

Dünyaca tanınmış büyük Fransız edîbi ve devlet adamı Alphonse Lamartine (21 Ekim 1790 – 28 Şubat 1869),Histoire de Turquie = Türkiye Tarihi” adlı eserinde Muhammed aleyhisselâm için şöyle diyor:

“Hz. Muhammed (aleyhisselâm) bir yalancı peygamber miydi? O’nun eserlerini ve târîhini inceledikten sonra bunu düşünemeyiz. Çünkü yalancı peygamberlik, iki yüzlülüktür. İki yüzlülükte inandırma kuvveti yoktur; nasıl ki, yalanda da doğruluğun kudreti bulunmaz.

Mekanikte bir cisim atıldığı zaman onun varabileceği yer, fırlatma gücü ile orantılıdır. Bir manevî ilhâmın gücü de, onun meydana getirdiği eser ile orantılıdır. Bu kadar çok şey taşıyan, bu kadar uzaklara kadar yayılan ve bu kadar uzun zaman aynı kudrette devâm eden bir “fikir” yani İslâmiyet yalan olamaz. Bunun çok samîmî ve çok inandırıcı olması gerekir. O’nun hayâtı, uğraşmaları, memleketinin hurâfelerine ve putlarına karhamânca saldırıp onları parçalaması, puta tapan çoğunluğun hiddetlerine karşı koymak ataklığı, kendine saldırdıkları hâlde, 13 sene Mekke’de buna dayanması, hemşehrileri arasında türlü hâdiseler çıkartmak ve kendini âdetâ kurbân yerine koymak gibi hâllere tahammül etmesi, Medîne’ye hicreti, durmadan yaptığı teşvîkler ve verdiği vaazlar, çok üstün düşmân kuvvetleriyle yaptığı savaşlar, kazanacağına olan itimâdı, en büyük felâket zamanında bile duyduğu insân üstü güvence, zaferde bile gösterdiği sabır ve tevekkül, sözlerini kabûl ettirme hırsı, sonsuz ibâdeti, Allâh’la mukaddes konuşmaları, ölümü, ölümünden sonra da devâm eden şân ve şerefi, zaferleri O’nun hiçbir zamân, yalancı bir peygamber olmadığını, tâm aksine büyük bir îmâna sâhip bulunduğunu gösterir.

Filozof, hatîp, peygamber, kânûn koyucu, cenkçi, insân düşüncelerini etkileyici, yeni îmân esâsları koyan ve yirmi büyük dünya imparatorluğu ile bir büyük İslâm devleti kuran kişi: İşte Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) budur! İnsanların büyüklüğünü ölçmek için kullandıkları bütün mikyâslarla ölçülsün; acabâ O’ndan daha büyük bir şahıs var mıdır? Olamaz!”

Yine târihe, dünyanın en büyük askerî dehâlarından biri, aynı zamanda kıymetli bir devlet adamı olarak geçen Fransız İmparatoru Napoléon Bonaparte (15 Ağustos 1769 – 5 Mayıs 1821),  “Bonaparte et İslâm” isimli kitapta belirtildiğine göre şöyle diyor:

“Allah’ın varlığını ve birliğini, Mûsâ kendi milletine, Îsâ Romalılara, fakat Muhammed (aleyhisselâm) bütün eski dünyâya bildirdi. Arabistan tamâmiyle putperest olmuştu. Îsâ’dan altı asır sonra Muhammed (aleyhisselâm) kendisinden evvel gelmiş olan İbrâhîm, İsmâîl, Mûsâ ve Îsâ’nın (aleyhimüsselâm) Allah’ını Araplara tanıttı.

Arapların yanına sokulan Aryenler, hakîkî İsâ dînini bozarak onlara “Allâh, Allâh’ın oğlu, Rûhu’l-kudüs” gibi, üçlü, kimsenin anlayamayacağı akîdeleri [teslîs akîdesini] yaymaya çalışıyor, şarkın sulh ve huzûrunu tamâmen bozuyorlardı. Muhammed (aleyhisselâm) onlara doğru yolu gösterdi. Araplara, yalnız bir tek Allâh olduğunu, O’nun babasının da, oğlunun da bulunmadığını, böyle birkaç Allâh’a tapmanın, puta tapmaktan kalan saçma bir âdet olduğunu anlattı.”

Hindistan’ı İngiliz sömürgesi olmaktan kurtaran Hint’li lider Mahatma Gandhi (1869 – 30 Ocak 1948) , İslâm dînini, Kur’ân-ı kerîmi ve Peygamberimizi inceledikten sonra şunları söylemiştir:

“İslâm dîni yalancı bir dîn değildir. Hintlilerin bu dîni saygı ile incelemelerini isterim. Onlar da İslâmiyeti benim gibi seveceklerdir. Ben, İslâm dîninin Peygamberinin ve O’nun yakınında bulunanların nasıl hayât sürdüklerini bildiren kitapları okudum. Bunlar beni o kadar ilgilendirdi ki, kitaplar bittiği zaman bunlardan daha fazla olmamasına üzüldüm.

Ben şu kanâate vardım ki, İslâmiyetin sür’atle yayılması, kılıç yüzünden olmamıştır. Aksine her şeyden evvel sâdeliği, mantıkî olması ve Peygamberinin büyük tevâzuu (alçak gönüllülüğü), sözünü dâimâ tutması, yakınlarına ve müslümân olan herkese karşı sonsuz bağlılığı yüzünden, İslâm dîni birçok insan tarafından seve seve kabûl edilmiştir.”

Dünyânın tanıdığı en büyük ilim adamlarından biri olan İskoçya’lı Thomas Carlyle ( diyor ki:

“Hz. Muhammed (aleyhisselâm) gelmeden evvel Arapların bulundukları yerlere kocaman bir ateş parçası sıçramış olsaydı, kuru kum üzerinde kaybolup gidecek ve hiç iz bırakmayacaktı. Fakat Muhammed aleyhisselâm gelince, bu kuru kum dolu çöl, sanki bir barut fıçısına döndü. Delhi’den Granada’ya kadar her taraf birdenbire semâya yükselen alevler hâline geldi. Bu büyük zât sanki bir şimşekti. O’nun etrafındaki bütün insanlar, O’ndan ateş alan parlayıcı maddeler hâline dönüştüler.”

“GÜZEL AHLÂK” NE DEMEKTİR?

Hepimizin bildiği gibi Ahlâk: “Hulk”un çokluk şekli  olup “insanda yerleşmiş huylar” demektir. Fransızcada: “éthique” ve “morale” kelimeleriyle ifâde edilmektedir. [Alm. Moral, Sitten, İng. Morality, ethics.]

Ahlâk: “İnsanda istemeden, kendini zorlamadan meydana gelen meleke, yani yerleşmiş huy, seciye, tabiat” şeklinde tarif edilmektedir. İnsanın sözleri, hareketleri ve davranışları, ahlâkına bağlı olarak meydana gelir.

Kötü huylardan kurtulup uzaklaşma, güzel huylar edinme, iyi huylu olma yollarını öğreten ilim dalına “Ahlâk ilmi” denilmektedir. Bu ilim, öğrenilmesi lüzûmlu olan sekiz yüksek dînî, İslâmî ilimden biridir.

Ahlâka dâir kitaplar da yazmış bulunan Ali bin Emrullah diyor ki:

“Ahlâk ilmi, çok şerefli, pek kıymetli, en lüzûmlu bir ilimdir. Çünkü rûhun kötülükleri bu ilim ile temizlenebilir. Rûhun iyi huyları, sıhhati, kuvveti bununla kolayca elde edilir. Kuvvetli rûhlar, ahlâk ilmi sâyesinde güzel ahlâk sâhibi olur. Kirlenmiş, hasta rûhlar da, bu ilim yardımı ile temizlenir, iyi ahlâka kavuşur.”

İnsanlar, iyiliğe, güzelliğe ve yükselmeye elverişli olarak doğarlar. Hiç kimsenin huyu yaratılışındaki gibi kalmaz. İyi veya kötü yönde değişir. Böyle olmasaydı, Peygamberlerin gönderilmesine lüzûm kalmazdı. Halbuki onlar insanları hep iyiye, doğruya çağırmışlardır. Peygamber Efendimiz, “Ahlâkınızı iyileştiriniz” buyurmuştur. İlim adamları çocuklarını terbiye etmişlerdir.

Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan itibâren, Peygamberleri vâsıtasıyla kullarına emirlerini ve yasaklarını, beğendiği ve beğenmediği işleri bildirdi. İnsanlar, peygamberlere tâbi olup, emirlere uydukları müddetçe, huzûrlu ve râhat bir hayât yaşadılar, birbirlerini sevip saydılar. Emirlere ve yasaklara uymadıklarında ise, huzûrsuz oldular, râhatları bozuldu, ahlâksızlık ve haksızlık bütün cemiyeti sardı.

Bugün çeşitli ahlâksızlıkları, cemiyete yerleştirmeye çalışan kişilere bir îkâz olarak belirtelim ki, inançsızlığın ve ahlâksızlığın umûmî bir hâl alması, cemiyetlerin yıkılmasına ve helâkine sebep olur. Hz. Nûh ve Hz. Lût kavimlerinin ve daha pekçok milletlerin helâki bu yüzden olmuştur.

Kınalızâde Ali Efendi’nin “Ahlâk-ı Alâî”sinde ifâde ettiğine göre, insan denen varlık “medenî” olarak yaratılmıştır. Yanî insanlar topluluk hâlinde, yardımlaşarak yaşayan, kibâr, nâzik, terbiyeli, görgülü kimselerdir; aslında kabalık insana yakışmaz.

“Medeniyet” de: “Ta’mîr-i bilâd ve terfîh-i ıbâd (beldeleri îmâr edip, kulları, insanları refâha, râhat ve huzûra kavuşturmak)” şeklinde ta’rîf edilmektedir.

Medeniyet; memleketleri îmâr etmek, binâlar, yollar, fabrikalar, çeşitli âlât u edevât v.s. yaparak memleketleri kalkındırmak, fenni ve her çeşit gelirleri, bütün insanların, yanî ferd, âile, cemiyet ve milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmaktır.

İslâmiyet; “medenî insan” ve “medeniyyet sâhibi toplum” meydâna gelmesi için, insanlara lâzım olan îmân ve ibâdetleri; iş, ahlâk ve cemiyet hayâtında uyulması gereken her şeyi bildirmiştir.

Bunlar; Allahü teâlânın bildirdiği, Hz. Peygamber Muhammed aleyhisselâmın öğrettiği, Eshâb-ı kirâmın naklettikleri ve İslâm âlimlerinin de açıkladıkları hususlardır.

İnsanlığın bugün bunaldığı, çözmekte sıkıntıya düştüğü  her şeyin çözüm ve çâresi bunların içinde vardır. Bugün çok perişan hâlde olan insanlığın kurtuluşu için, bunlardan istifâde etmelidir.

Güzel ahlâk, İlâhî vahye dayanan dînden neş’et eder. Ancak dîne dayanan ahlâk müessesesi insanların rûhlarını tatmîn eder, huzûra kavuşturur ve maddî-manevî yükselmelerini sağlar. Filozofların bir kısmı, ahlâkı hazza, zevke, nefse, maddî bir menfaate dayandırmak istemişlerdir. Halbuki bunların hiç biri, ahlâk için kâfî bir dayanak ve insana huzûr kaynağı olamamaktadır.

İnsanlığın doğru yolu bulması, ahlâken yükselmesi, dünyâda ve âhirette huzûra kavuşmaları için, son Peygamber olarak Muhammed aleyhisselâm gönderilmiştir. O, “İyi huyları tamamlamak, yerleştirmek için gönderildim” buyurmuştur. Böylece İslâmiyet, insanlığa temelinde Allah sevgisi, Allah korkusu ve her yaptığını, kimseden dünyevî bir menfaat beklemeden ihlâs ile, yalnız Allah için yapma, nefsi kontrol etme ve ona hâkim olma esâsları bulunan en yüksek ahlâk kâidelerini sundu. “Et-ta’zîmü li-emrillah veş-şefekatü alâ (veya li) halkıllah”, yani Allahü teâlânın emrine hürmet, saygı ve yarattıklarına şefkat, merhamet bu kâidelerin en önemlilerinden biridir.

Dost-düşmân herkesin yakînen bidiği gibi, Peygamber Efendimizden itibâren, bütün müslüman devlet adamları, milletlere “Vedîatullah” (Allahü teâlânın kendilerine birer emâneti) olarak muâmele etmişlerdir.

Hz. Peygamber aleyhisselâm:

“Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir”, “Büyüklerimize hürmet etmeyen, küçüklerimize de şefkat etmeyen bizden değildir”, ”Merhamet etmeyene merhamet olunmaz”, “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır” ve  “İslâmiyet, Allah’ın emirlerine ta’zîmde bulunmak, yaratılmışlara şefkat etmektir” buyurarak, insanları her mahlûka karşı şefkat ve merhamet etmeye, büyüklere karşı saygı göstermeye, insanlara hizmet etmeye ve faydalı olmaya, dâimâ hayır işlemeye yöneltmiştir.

“GÜZEL AHLÂK”IN İSLÂM DÎNİNDEKİ YERİ

Gâyet net bir şekilde söyleyelim ki, insanın diğer varlıklardan daha mümtâz (seçkin) olması îmân, takvâ, ilim, edep ve ahlâk  iledir.

“İnsanın şerefi ilim ve edepledir; mâl ve neseple değildir” kelâm-ı kibârı (büyüklerin sözü) ne kadar mânidârdır. Bundan dolayı, en son ve en mükemmel dîn olan mukaddes dînimiz İslâmiyette, ilme, âlime, kitâba, okumaya, edep ve terbiyeye, güzel ahlâka çok büyük önem verilmiştir.

İslâmiyet, insanların hem ruhî, hem de maddî refâhını en mükemmel şekilde te”mîn edecek prensipler getirmiştir. İnsan  hak ve vazifelerini en geniş şekilde düzenlemiştir. İnsanların yardımlaşmalarını, birbirlerine hizmet etmelerini ehemmiyetle istemektedir. Kendi idâresi altında bulunan insanların, evlâdın, âilenin ve milletlerin haklarını ve idârelerini öğretmekte; dirilere, geçmişlere ve geleceklere karşı bir takım hak ve mes”ûliyetler yüklemektedir. Saâdet-i dâreyn ya”ni dünyâ ve âhıret saâdeti  İslâmiyette  toplanmıştır.

Anne ve babanın evlâdına olan  şefkat ve merhametinden daha çok kullarına merhamet eden Yüce Rabbimiz, insanları küfür, dalâlet, sapıklık, ahlâksızlık, çirkinlik, bozukluk, kötülük, zulmet, karanlıklardan kurtarmak için, onlara “dîn” göndermiştir.

Umûmî bir ta’rîf yapmak gerekirse “İslâm dini”, Allahü teâlânın, Cebrâîl ismindeki melek vâsıtası ile Sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâm’a gönderdiği, insanların, dünyâda ve âhirette  râhat ve mes”ûd   olmalarını sağlıyan usûl ve kâidelerdir. İslâm âlimlerinin buyurdukları  gibi, bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslâmiyetin içindedir. Eski semâvî dînlerin görünür-görünmez bütün iyilikleri ve güzellikleri İslâmiyetin içinde toplanmıştır. Bütün saâdetler ve muvaffakıyetler ondadır. Yanılmayan ve şaşırmayan akılların kabul edeceği esâslardan ve ahlâktan ibârettir.

Peygamber Efendimiz, “güzel ahlâk” ve “kötü huylar”la ilgili hadîs-i şerîflerinde buyuruyorlar ki:

“Allahü teâlâ indinde kulların en sevgilisi, ahlâkça en güzel olanıdır.”

“Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi huy da hataları eritir. Sirke balı bozduğu gibi, kötü huy da hasenâtı (iyilikleri) mahv eder, yok eder, giderir.”

“İyi huylu olan, dünyâ ve âhiret saâdetlerine kavuşur.”

“Bir kulun ibâdetleri çok olsa da, kötü huyu, onu Cehennem’e götürür.”

“Allah katında kötü huydan büyük günâh yoktur.” [Çünkü kötü huyun sahibi, bunda günâh olduğunu bilmez; tövbe etmez; işledikçe, günâhı kat kat artar.]

“Güzel ahlâk; senden kesilen akrabânı ziyâret etmek, sana vermeyene vermek, sana zulmedeni affetmektir.”

“İçinizde en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanınızdır.”

“Bir kimse tövbe ederse, tövbesini Allahü teâlâ kabûl eder. Kötü ahlâklı kimsenin tövbesi ise makbûl olmaz. Zira bir günâhtan tövbe ederse, kötü ahlâkı sebebiyle, daha büyük bir günâh işler.”

İslâm âlimleri ahlâk ilmine çok önem vermişlerdir. “Ahlâk ilmi”, İslâmî ilimler arasında başlıbaşına bir ilimdir.

Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve İslâm âlimlerinin eserlerinde, insanların Allahü teâlâya karşı, birbirlerine hattâ hayvanlara ve cansızlara karşı nasıl davranacakları geniş olarak bildirilmiştir.

SON PEYGAMBER MUHAMMED ALEYHİSSELÂMIN BAZI FAZÎLETLERİ

İslâm âlimlerinin buyurdukları gibi, saâdetlerin başı, Muhammed aleyhisselâmı tanımak, sevmek, O’na îmân etmek, tâbi’ ve teslîm olmaktır.

Resûlullah Efendimizin üstünlüklerini bildiren yüzlerce kitap yazılmıştır. “Mevâhib-i Ledünniyye” ve “Mir’ât-ı Kâinât” kitaplarında da onun üstünlüklerinden bir kısmı, anlatılmıştır.

1- Mahlûklar içinde ilk olarak Muhammed aleyhisselâmın rûhu yaratılmıştır.

2- a) Allahü teâlâ, O’nun ismini Arş’a, Cennet’lere ve yedi kat göklere yazmıştır.

b) Allahü teâlâ, kelime-i şehâdette, ezânda, ikâmette ve namazdaki teşehhüdde O’nun ismini kendi isminin yanına koymuştur. Yine birçok duâlarda, bazı ibâdetlerde ve hutbelerde, nasîhat yaparken, sıkıntılı zamanlarda, kabirde, mahşerde, Cennet’te ve her mahlûkun lisânında, yüce Allah’ın isminin yanında O’nun ismi de zikredilmektedir.

c) Âdem aleyhisselâm zamanında, namaz için okunan ezânda da, Muhammed aleyhisselâmın ismi söylenirdi.

d) Muhammed aleyhisselâmın ismini söylemekten başka vazîfesi olmıyan melekler vardır.

3- Meleklerin Âdem aleyhisselâma karşı secde etmelerinin emrolunması, alnında Muhammed aleyhisselâmın nûru bulunduğu içindi.

4- a) Âyet-i kerîmede de geçtiği üzere, Allahü teâlâ ve melekler, Ona salât ve selâm etmektedir.

b) Ona, ömürlerinde bir kere salât ve selâm okumaları, ümmetine de farz oldu.

c) Müslümanların namazda otururken, “Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh” okuyarak, Muhammed aleyhisselâma selâm vermeleri emrolundu.

Namazda, başka herhangi bir Peygambere ve herhangi bir meleğe karşı böyle söylemek câiz olmadı.

5- Hadîs-i kudsîde, “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyurulmuştur.

6- Bütün varlıklara rahmeti, faydası yayılmıştır. Mü”minlere faydası meydândadır. Ona îman etmiyenlere ise, O’nun âlemlere rahmet olması sebebiyle, bu dünyâda azâb yapılmadı, cezâları öteki âleme, âhirete tehîr olundu. Halbuki başka Peygamberlerin zamanlarındaki kâfirlere, dünyâda çeşitli azâblar yapılır, yok edilirlerdi.

Birgün Sevgili Peygamberimiz, Cebrâîl aleyhisselâma, “Allahü teâlâ, benim âlemlere rahmet olduğumu bildirdi. Benim rahmetimden sana da nasip oldu mu?” diye sordu.

Cebrâîl de, “Allah’ın azameti, büyüklüğü karşısında, sonumun nasıl olacağından hep  dehşet, korku içindeydim. “Emîn” olduğumu bildiren âyetleri [Tekvîr sûresindeki 20 ve 21. âyetleri] getirince, bu medhile müdhiş korkudan kurtuldum, emîn oldum. Bundan büyük rahmet olur mu?” dedi.

7- Allahü teâlâ, başka Peygamberleri belli bir zamanda, belli bir memlekette Peygamber yaptı. Muhammed aleyhisselâmı ise, kıyâmete kadar, yer yüzündeki bütün insanlara ve cinne Peygamber olarak göndermiştir.

Onun “Resûlüs-sekaleyn” yanî insanların ve cinnîlerin Peygamberi olduğu ittifâklıdır.

Bütün meleklerin, hayvanların, nebâtların ve cansızların da, kısaca bütün mahlûkların da Peygamberi olduğunu bildiren âlimler vardır.

8- Allahü teâlâya, Muhammed aleyhisselâm ile, yemîn vermek câiz olup, başka Peygamberlerle ve meleklerle câiz değildir.

9-  a) Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın râzı olmasını istemiştir. Allahü teâlâ, O râzı oluncaya kadar istediğini vereceğini beyân etmiştir. Bu husûs, Duhâ sûresinde bildirilmiştir.

b) “Rabbin, Sana, râzı oluncaya kadar, [Sen, yeter deyinceye kadar] her dilediğini verecek” meâlindeki Duhâ sûresinin 5. âyet-i kerimesi, Allahü teâlânın, Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, ahkâm-ı İslâmiyyeyi, düşmânlarına karşı yardım ve galebe, ümmetine fetihler ve zaferler, kıyâmette her türlü şefâat ve tecellîler ihsân edeceğini vaat etmektedir.

Bu âyet-i kerime nâzil olduğu [indiği] zaman, Cebrâîl aleyhisselâma bakarak, “Ümmetimden birinin Cehennemde kalmasına râzı olmam” buyurdu.

10- a) Tevrât, İncîl ve Zebûr’da Muhammed aleyhisselâm, dört Halîfesi, Eshâbı ve ümmetinden bazıları, güzel sıfatlarla bildirilmiş ve medholunmuşlardır.

b) Allahü teâlâ, kendinin “Mahmûd” isminden Muhammed kelimesini çıkararak Habîb’ine isim koymuştur.

c) Yine Allahü teâlâ, kendi isimlerinden “Raûf” ve “Rahîm” isimlerini Habîbine de vermiştir.

11- Muhammed aleyhisselâmın hadîs-i şerîflerini okumak ibâdettir. Okuyana sevâp verilir.

Hadîs-i şerîf okumak için abdest almak, temiz elbise giymek, güzel koku sürünmek [İmâm Mâlik (rahimehullah) bunları yapardı], hadîs-i şerîf kitâbını yüksek bir yere koymak, okuyanın dışarıdan gelenler için ayağa kalkmaması ve dinliyenlerin birbirleriyle konuşmamaları müstehabdır.

Hadîs-i şerîfleri devâmlı okuyanların yüzleri nûrlu, parlak ve güzel olur.

Kur”ân-ı kerîm okurken de, bu edebleri gözetmek lâzımdır.

12- a) Târih ve Mevlid kitaplarında da yazılı olduğu üzere, dünyâya geleceği zaman, çok büyük alâmetler görülmüştür.

b) Dünyâya geldiği zaman, yeryüzündeki bütün putlar, tapınılan heykeller yüzüstü devrildiler. [Sava gölü kurudu; Semâve vâdîsi taştı; Kisrâ’nın sarayından 14 burç yıkıldı; Mecûsîlerin 10 asır boyunca hiç söndürmedikleri ateşleri o gece söndü.]

c) Kezâ O, dünyaya gelince, şeytanlar göğe çıkamaz, meleklerden haber alamaz oldular.

d) Yine O dünyâya geldiği zaman, melekler tarafından sünnet edilmiştir. [Mübârek göbeği de meleklerce kesilmiştir.]

13- a) Beşiğini melekler sallardı.

b) Beşikte iken konuşmaya başladı.

c) Beşikte iken gökteki ay ile konuşurdu; ay, onun mübârek parmağı ile işâret ettiği tarafa meylederdi.

d) Çocuk iken, açıklarda gezerken, başı hizâsında bir bulut da birlikte hareket ederek gölge yapardı. Bu hâl, Peygamberliği başlayıncaya kadar devâm etti.

e) Üç yaşında iken ve kırk yaşında Peygamberliği bildirildiği vakit ve elliiki yaşında mîraca götürülürken, melekler göğsünü yardı. Cennetten getirdikleri leğen içinde Cennet suyu ile kalbini yıkadılar.

14- Her Peygamberin sağ eli üstünde nübüvvet mührü vardı. Muhammed aleyhisselâmınki ise, sırtında sol küreğindeki derisi üzerinde, kalbi hizâsında idi.

Cebrâîl aleyhisselâm kalbini yıkayıp, göğsünü kapadığı zaman, Cennetten getirdiği mühür ile sırtını mühürlemişti.

15- Aklı, bütün insanların aklından daha çoktur.

16- İnsanlarda bulunabilecek bütün iyi huyların hepsi Ona ihsân olundu.

Büyük şâir Ömer bin Fârıd’a, “Şiirlerinde, Resûlullahı niçin medhetmedin?” dediklerinde, “O’nu medhetmeye gücüm yetmiyeceğini anladım; O’nu medhedecek kelime bulamadım” demiştir.

17- Allahü teâlâ, Kur”ân-ı kerîmde, her Peygamberi ismi ile bildirmiştir. Muhammed aleyhisselâmı ise, “ey Resûlüm, ey Peygamberim” diyerek Onu yücelten vasıflar ile bildirmiştir.

18- Sevgili Peygamberimizi, ismi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak, uzaktan kendisine seslenmek, yolda önüne geçmek harâm edilmiştir.

Halbuki başka Peygamberlerin ümmetleri, kendilerini isimleri ile çağırırlardı.

19- Allahü teâlâ, bütün Peygamberlere, “Muhammed aleyhisselâm sizin zamanınızda Peygamber olursa, ümmetlerinize, ona îmân etmelerini de emrediniz” diye emir buyurdu.

20- a) İnsanlar ve melekler içinde, en çok ilim O’na verildi. Ümmî olduğu hâlde, yâni kimseden birşey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ, O’na herşeyi bildirmiştir. Âdem aleyhisselâma herşeyin ismi bildirildiği gibi, O’na da herşeyin ismi ve ilmi bildirilmiştir.

b) Ümmetinin isimleri ve aralarında olacak şeylerin hepsi kendisine bildirildi.

21- Üstünlüklerinin en üstünü, “Habîbullah” olmasıdır. Allahü teâlâ, O’nu kendisine sevgili, dost yapmıştır. O’nu herkesten, her melekten daha çok sevmiştir.

Allahü teâlâ, hadîs-i kudsîde, “İbrâhîm’i kendime Halîl (dost) yaptım; seni ise kendime Habîb (sevgili) yaptım” buyurmuştur.

22- Muhammed aleyhisselâm mâsum idi. Bilerek ve bilmiyerek, büyük ve küçük, kırk yaşından (yani Peygamber olmasından) evvel ve sonra, hiçbir günâh işlememiştir. Çirkin hiçbir hareketi görülmemiştir.

23- Onu sevmek her mü’mine farzdır. Peygamberimiz, “Allahü teâlâyı seven, beni sever” buyurdu. Onu sevmenin alâmeti, dînine, yoluna, sünnetine ve ahlâkına uymaktır. Kur”ân-ı kerîmde meâlen, “Bana uyarsanız, Allahü teâlâ sizi sever” demesi emrolundu.

24- Onun Ehl-i Beyt’ini sevmek vâcibdir. “Ehl-i beytime düşmânlık eden münâfıktır” buyurmuştur. Ehl-i Beyt, zekât alması harâm olan akrabâsıdır. Bunlar, zevceleri ve dedesi Hâşim’in soyundan olan müminlerdir ki, Hz. Alî’nin, Akîl(Ukayl)’in, Câfer-i Tayyâr’ın ve Abbâs’ın soyundan olanlardır.

25- Eshâbının hepsini sevmek vâcibdir. Sevgili Peygamberimiz, “Benden sonra, eshâbıma düşmanlık etmeyiniz! Onları sevmek, beni sevmektir. Onlara düşman olmak, bana düşman olmaktır. Onları inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitir. Allahü teâlâ, kendisini incitene azâb eder” buyurdu.

26- Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâma, gökte ve yerde ikişer yardımcı yaratmıştır. Bunlar gökte Cebrâîl ile Mikâîl (aleyhime’s-selâm), yerde ise Ebû Bekr ile Ömer (radıyallahü anhümâ)’dır.

27- a)Cebrâîl aleyhisselâmı “melek” şeklinde [aslî hüviyetiyle] iki kere görmüştür. Başka hiçbir Peygambere “melek” şeklinde görünmemiştir.

b)Kendisine Cebrâîl aleyhisselâm yirmidört bin kere gelmiştir. Başka Peygamberlerden en çok olarak Mûsâ aleyhisselâma, dörtyüz kere gelmiştir.

c)İsrâfil aleyhisselâm da Muhammed aleyhisselâma çok kere gelmiştir. Başka Peygamberlere yalnız Cebrâîl aleyhisselâm gelmiştir.

28- Sevgili Peygamberimizin büyük bir mu’cizesi de, mîrâca götürülmesidir.

“Burâk” denilen Cennet hayvanı ile Mekke’den Kudüs’e götürüldü. Oradan da göklere ve Arş’a götürüldü. Kendisine acâib şeyler gösterildi. Allahü teâlâyı baş gözü ile, bilinmeyen bir şekilde gördü. [Fakat bu görmesi, mâdde âleminin dışında yâni âhiret âleminde oldu.] Bir ânda tekrâr evine getirildi. Mîrâç mu’cizesi, başka hiçbir Peygambere verilmedi.

29- Gâyet açık, kolay anlaşılır olarak konuşurdu. Arabî lisânının her lehçesiyle de konuşurdu. Çeşitli yerlerden gelip suâl soranlara, onların lüğati ile cevâp verirdi. İşitenler hayrân olurlardı. “Allahü teâlâ, beni çok güzel yetiştirdi” buyurdu.

30- Onun her sözü, her işi doğrudur. Her ictihâdı, Allahü teâlâ tarafından doğrulanmıştır.

31- Az kelime ile çok şey anlatırdı. Yüz binden ziyâde hadîs-i şerîfi, Onun “Cevâmiu’l-kelim” olduğunu göstermektedir.

Bazı âlimler dediler ki: Muhammed aleyhisselâm, İslâm dîninin dört temelini, dört hadîs-i şerîfle bildirmiştir. Bunlar:

a) “Ameller niyetlere göre değerlendirilir…”

b) “Helâl meydandadır, harâm da meydandadır…”

c) “Da’vâcının şâhit göstermesi ve da’vâlının da yemîn etmesi lâzımdır.”

d) “Bir kimse, kendine istediğini, din kardeşi için de istemedikce, îmânı kâmil olmaz.”

Bu dört hadîs-i şerîften birincisi, “ibâdet” bilgilerinin; ikincisi, “muâmelât” bilgilerinin; üçüncüsü, “husûmât, yâni adâlet işlerinin ve siyâset” bilgilerinin; dördüncüsü de, “âdâb ve ahlâk” bilgilerinin temelidir.

32- Erkek, kadın, bülûğa ermiş olarak, büyük yaşta vefât eden herkese, kabrinde Muhammed aleyhisselâm sorulacaktır. “Rabbin kimdir?” denildiği gibi, “Peygamberin kimdir?” de denilecektir.

33- Rütbeyi ve saltanatı istememiş, Peygamberliği ve fakîrliği dilemiştir. Bir sabâh, Cebrâîl aleyhisselâm ile konuşurken, “bu gece evimizde, yiyecek bir lokmamız yoktu” buyurdu. O anda, İsrâfîl aleyhisselâm gelip, “Allahü teâlâ, senin söylediğini işitti ve beni gönderdi. İstersen her elini sürdüğün taş, altun veya gümüş yahut ta zümrüt olsun. İstersen melek olarak peygamberlik yap” dedi.

Resûlullah üç kere “Kul olarak Peygamberlik istiyorum” dedi.

34- Başka Peygamberler, kâfirlerin iftirâlarına kendileri cevap vermişlerdir. Muhammed aleyhisselâma yapılan iftirâlara ise, Allahü teâlâ cevap vererek, Onun müdâfaasını yapmıştır. [Kevser ve Tebbet Sûreleri bunun iki delîlidir.]

35- Her insanın cinnîlerden, şeytanlardan birer arkadaşı vardır. Bu şeytân kâfirdir. Vesvese vererek, arkadaşının îmânını çalmaya, ona günâh yaptırmaya çalışır. Resûlullah aleyhisselâm, arkadaşı olan cinnîyi îmâna getirmiştir.

36- a) Gözleri uyurken, mübârek kalbi uyanık olurdu. Bütün Peygamberler de böyle idi. [Onun için sadece Peygamberlerin uyumaları, abdestlerini bozmaz.]

b) Önünden gördüğü gibi, arkasından da görürdü.

c) Aydınlıkta gördüğü gibi, karanlıkta da görürdü.

d) Sevr [öküz] burcunun yanında bulunan “Süreyyâ” denilen yıldız kümesindeki yedi yıldızı, gözleriyle görüp sayısını bildirmişti. Bu yıldız kümesine “Pervîn” ve “Ülker” de denilmektedir.

37- a) Tükrüğü acı suları tatlı yaptı; hastalara şifâ verdi; bebeklere süt gibi gıdâ oldu.

b) Hacâmat kanından içenler oldu. Bunu işitince, “Cehennem ateşi onu (yani kanımı içen kimseyi) yakmaz” buyurdu.

c) Ömründe hiç esnemedi. Bütün Peygamberler de böyle idi.

d) Teri gül gibi güzel kokardı.

Bir fakir kimse, kızını evlendirirken, kendisinden yardım istemişti. O ânda verecek birşeyi yoktu. Küçük bir şişeye terinden koydurup verdi. O kız, yüzüne, başına sürünce, evi misk gibi kokmaya başladı. Evi, “güzel kokulu ev” adı ile meşhûr oldu.

38- a) Orta boylu olduğu hâlde, uzun kimselerin yanında iken de, yine onlardan yüksek görünürdü.

b) Güneş ve ay ışığında yürüyünce, gölgesi yere düşmezdi.

c) Bedenine ve elbisesine sinek, sivri sinek ve başka böcekler konmazdı.

d) Çamaşırlarını ne kadar çok giyse, hiç kirlenmezdi.

e) Her yürüdüğü zaman, arkasından melekler gelirdi. Bunun için, Eshâbını önünden yürütür, arkamı meleklere bırakın derdi. [Tabîî ki onun emri olunca, “el-emru fevka’l-edeb” kâidesince önünde yürümek câiz olurdu.]

f) Taş üstüne basınca, taşta ayağının izi kalırdı. Kum üstünde giderken, hiç iz bırakmazdı. [Muhtelif yerlerdeki “nakş-ı kadem-i şerîf”lerinde de bu durum görülmektedir.]

g) Açıkta abdest bozduğu zaman, yer yarılıp bevl ve benzerleri toprak içinde kalırdı. Oradan etrâfa güzel kokular yayılırdı. Bütün Peygamberler de böyle idi.

39- Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin sayısı, başka Peygamberlerin ümmetlerinin sayıları toplamından daha çoktur. Onlardan daha üstün ve daha şereflidirler.

Cennete gireceklerin üçte ikisinin bu ümmetten olacağı, hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir.

40- Mevâhib-i ledünniyye”de deniliyor ki: “Ümmetimin dalâlet üzerinde birleşmemelerini Rabbimden diledim; kabûl eyledi” hadîsi meşhûrdur.

Başka bir hadis-i şerifte, “Allahü teâlâ, size üç şey lutfetmiştir: Bunlardan biri, dalâlet üzerinde birleşmekten korumuştur. İkincisi, sârî [bulaşıcı] hastalıktan ölen, şehit sevâbına kavuşur. Üçüncüsü, iki sâlih müslüman, bir müslüman için, hayırlıdır [iyi biliriz] diyerek şâhit olursa, o müslüman Cennete gider” buyuruldu.

Yine hadîs-i şerîflerde, “Eshâbımın ihtilâfı, sizin için rahmettir” ve “Ümmetimin ihtilâfı [amelde mezheplere ayrılması], rahmettir” buyuruldu. Onun ümmeti hakkı, doğruyu bulmak için çalışırlarken, ihtilâfa düşerler. Bu çalışmaları ise, rahmete sebep olur.

Yahyâ bin Saîd diyor ki, İslâm âlimleri kolaylaştırıcıdırlar. Bir işe, birisi “helâl” demiş, başkası “harâm” demiştir. Sâlih insanlar için “helâl” dediklerine, fesâd zamanında “harâm” demişlerdir.

Yukarıdaki hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, “İcmâ-ı ümmet” yâni, müctehid denilen âlimlerin sözbirliği, “Edille-i şer”ıyye”dendir. Yâni, dîn bilgilerinin dört kaynağından birisidir ve meşhûr dört mezhep haktır. Mezhepler, müslümanlar için Allahü teâlânın rahmetidir.

41- Resûlullaha verilecek sevâplar, diğer Peygamberlere verilecek sevâplardan kat kat ziyâdedir.

Makbûl bir ibâdet ve hayırlı bir iş işleyene verilen sevâp kadar, bunun hocasına da verilecektir. Hocasının hocasına dört misli, onun hocasına sekiz misli, onun da hocasına onaltı misli olmak üzere, Resûlullaha kadar her hocaya talebesinin iki misli sevâp verilecektir.

Muhammed aleyhisselâma, ümmetinin herbir işinden sevâp verilecektir. Muhammed aleyhisselâma, ümmetinin herbir işinden verilecek olan sevâpların miktârını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez.

“Selef-i sâlihîn”in, sonra gelenlerden efdal, daha fazîletli, daha üstün oldukları bildirildi. Sevâp sayısı bakımından bu üstünlük meydândadır.

42- Muhammed aleyhisselâmdan sonra, mübârek zevcelerini başkalarının nikâhla almaları harâm edilmiş, bu bakımdan onun zevcelerinin “mü’minlerin anneleri” oldukları bildirilmiştir.

Başka Peygamberlerin zevceleri, kendilerine yâ zararlı olmuş veya faydasız olmuşlardır. [Nûh aleyhisselâmın 2. hanımı, Lût aleyhisselâmın karısı gibi.]

Muhammed aleyhisselâmın mübârek zevceleri ise, dünyâ ve âhiret işlerinde, kendisine yardımcı olmuşlar, fakîrliğe sabretmişler, hâllerine şükretmişler ve İslâmiyeti yaymakta çok hizmet etmişlerdir.

43- Resûlullahın mübârek kızları ve zevceleri, dünya kadınlarının en üstünleridirler. Eshâbının hepsi de, Peygamberlerden başka, bütün insanların en üstünleridirler.

Doğum ve vefât şehirleri olan Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere, yer yüzünün en kıymetli yerleridir.

Mescid-i şerifinde kılınan bir rekât namaza, bin rekât sevâbı yazılır. Başka ibâdetler için de böyledir.

Kabri ile minberi arası, Cennet bahçesidir.

Peygamber Efendimiz: “Öldükten sonra beni ziyâret eden, diri iken etmiş gibidir. Haremeyn’den birinde ölen bir mü’min, kıyâmet günü emîn olarak diriltilir” buyurdu. [Mekke ve Medîne şehirlerine “Haremeyn” denir.]

44- Nesep ve sebep bakımından, yâni kan ve nikâh bakımından olan akrabâlığın kıyâmette faydası yoktur. Ama Resûlullahın akrabâsı bundan müstesnâdır.

45- Herkesin soyu, oğlundan devâm eder. Muhammed aleyhisselâmın soyu ise, Kızı Fâtıma’dandır. Bu husûs, hadîs-i şerîf ile de bildirilmiştir.

46- Onun mübârek ismini taşıyan hakîkî müminler Cehenneme girmeyecektir.

47- Resûlullah vefât edeceği zaman, önce Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Allahü teâlâdan selâm getirdi ve hâtırını sorduğunu söyledi. Vefât edeceğini bildirdi. Kendisi ve ümmeti için çok müjdeler verdi.

48- Azrâîl aleyhisselâm da, onun mübârek ruhunu almak için insan şeklinde geldi. İçeri girmek için, kendisinden izin istedi.

49- Kabrinin içindeki toprak, her yerden ve Kâbeden [hattâ Cennetlerden de] efdaldir, daha üstündür.

50- Kabrinde, bilmediğimiz bir hayât ile diridir. Kabrinde Kur”ân-ı kerîm okur, namaz kılar. Bütün Peygamberler de böyledir.

51- Dünyânın her yerinde Resûlullaha salevât okuyan müslümanları işiten melekler, kabrine gelip haber verirler. Kabrini her gün binlerce melek ziyâret eder.

52- Ümmetinin amelleri ve ibâdetleri her sabâh ve akşam kendisine gösterilir. Bunları yapanları da görür. Günâh işliyenlerin affolması için duâ eder.

« < --- Önceki yazı | | Sonraki yazı --- > »