?MİLLÎ VE MA?NEVÎ DEĞERLERİMİZ?

[ARMUTLU MÜFTÜLÜĞÜ?NÜN ?KUTLU DOĞUM HAFTASI? MÜNÂSEBETİYLE TERTİPLEDİĞİ KONFERANS]

[18 NİSAN 2008 / 12 Rebîu?l-âhır 1429  Cuma Sâat: 19.00 – 20.30]

Prof. Dr. Ramazan Ayvallı
M. Ü. İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi


Uzaktan-Yakından Teşrîf Eden Pek Kıymetli Misâfirler!

Her şeyi yoktan var eden, hospital varlıkta durduran, viagra sale bütün canlılara rızıklarını ve muhtaç oldukları her şeyi veren Allahü teâlâya hamd ü senâ; O’nun Peygamberi, en sevdiği kulu, insanların her bakımdan en güzeli ve en üstünü olan Muhammed Mustafa’ya (sallallahü aleyhi ve sellem), Temiz Ehl-i Beytine ve Şerefli Eshâbına, bunları sevenlere ve izlerinde gidenlere salât ü selâmla sözlerime başlamak istiyorum.

Bu hamdele ve salvele vecîbesinden sonra, ?Men lem yeşküri?n-nâs lem yeşküri?llah: İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah?a da şükretmemiş olur? hadîsi gereğince, teşekkür vazîfemizi de îfâ etmemiz gerekir:

Böyle güzel, lüzûmlu ve faydalı bir toplantıyı düzenledikleri için, bütün yetkililere ve bu organizasyonda emeği geçen bütün kardeşlerimize, uzaktan-yakından teşrîf eden siz değerli misafirlere çok teşekkür ediyorum.

Çünkü bugünkü konumuz, cemiyetin temel taşı olan âile ve istikbalimizin teminâtı ve âtîdeki ümîdimiz olan yavrularımız, çocuklarımız, torunlarımız, körpe dimağlarla alâkalıdır. Onlara ne kadar hizmet versek azdır. Zira azîz vatanımız, asîl milletimiz ve devletimiz sağlam bir şekilde onların omuzlarında yükselecektir.

Özellikle bizi, buraya da?vet eden ve bu gece burada, siz kıymetli dinleyicilerle bir araya getiren Armutlu Müftüsü Hüseyin Güney beyefendiye, huzurunuzda en kalbî şükranlarımı takdîm ediyor, sizlere de kalpten ?Hoş Geldiniz? diyorum. Teşrîflerinizden dolayı da ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

Bundan hemen sonra belirtelim ki, Diyânet İşleri Başkanlığı ile Türkiye Diyânet Vakfı’nın, senelerden beri, müştereken,Kutlu Doğum Haftası adıyla, Nisan ayı içerisinde, [geçmiş senelerde 20-26 Nisan günleri arasında, bu sene ise 14-20 Nisan tîrihleri arasında], bir hafta boyunca, Sevgili Peygamberimiz hakkında konferanslar, paneller, açıkoturumlar, yarışmalar tertiplemesi, O’na dâir makaleler yazdırması, özel Dergi ve Gazete sayıları hazırlatması, teşekküre ve takdîre lâyık bir harekettir. Bu kabîl güzel çalışmaların devâmını diliyorum. [Bendeniz de 1982-1983 yıllarından beri, çeyrek asırdan bu yana, yurt içinde ve dışında bir çok organizasyonda görev aldım; konferanslar verdim, panellerde konuştum, Dergilerin Özel sayılarında makâleler yazdım.]

Bu programın,  azîz milletimize, güzel memleketimize, ilim ve kültür hayâtımıza hayırlı olmasını, daha nice hayırlara da vesîle olmasını, Cenâb-ı Hak?tan hâlisâne temennî ediyorum.

Bu vesîleyle, 19 Mart 2008 (11 Rebîu?l-evvel 1429) Çarşamba gecesi, idrâkiyle şereflendiğimiz mübârek ?Mevlid Kandili?nizi, cân u gönülden tebrîk ve tes?îd eder, sıhhat ve âfiyet içerisinde, sevdiklerinizle birlikte nicelerine kavuşmanızı, Allahü teâlâ?dan hâlisâne dilerim.

Kıymetli Kardeşlerim!

Şimdi bu girişten sonra, konuşmamızın hemen burasında ifâde edelim ki:

Bugünkü konuşmamız, cemiyetin temel taşı olan âilenin meyvesi ve istikbâlimizin temînâtı, âtîdeki ümîdimiz olan gençlerimiz, yavrularımız, çocuklarımız, torunlarımızla, yanî körpe dimağlarla alâkalı olacaktır. Onlara millî ve ma?nevî değerlerimizin verilmesiyle ilgilidir.

Bilindiği üzere, insanlar cemiyet hâlinde yaşamak mecbûriyetindedirler. Bu cemiyetin en küçük birimi âiledir. Bu bakımdan âile, toplumun temel taşıdır.

Âile, insanların doğup büyüdüğü, yetişip geliştiği ve terbiye gördüğü topluluktur. Bu yuva, topluluğun küçük-büyük fertlerinin olgunlaştığı, bir hayât okuludur. Âile içerisinde her ferd, birbirinin bilgi ve tecrübesinden faydalanır. Bu faydalanma bir ömür boyu devâm eder.

Çocuklar, Allahü teâlâya inanmayı, Peygamber sevgisini, büyüklere hürmeti, vatan-millet aşkını, ?Ezân? ve ?Bayrak?a saygıyı, gelenek ve göreneklerini hep âilede öğrenirler.

Çocuklara ve gençlere ne kadar hizmet versek azdır. Zira azîz vatanımız, asîl milletimiz ve devletimiz sağlam bir şekilde onların omuzlarında yükselecektir. Onun için, bu seneki konuyu, ?Millî ve Ma?nevî Değerlerimiz? olarak seçen yetkilileri tebrîk ediyorum.

Mukaddes dînimiz İslâmiyete göre her insan, elinin altında bulundurduğu kimselerin her türlü hak ve hukûkundan, eğitim ve öğretiminden, terbiyesinden sorumludur. Ebeveynin evlâd üzerindeki eğitiminin önemi hakkında Allah’ın Resûlü Sevgili Peygamberimiz:

“Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Bundan sonra anası, babası onu Yahûdi veya Nasrânî yahut ta Mecûsî yaparlar. Nitekim behîme (hayvân), derli toplu bir behîme olarak doğurulur. Siz, kusursuz doğan bu hayvan yavrularının içinde kulağı, dudağı, burnu, ayağı, kesik olanını hiç görüyor musunuz? “ (Müslim) buyurmuştur.

Hadîsi rivâyet eden Ebû Hureyre (radıyallahü anh), devâmla: “İsterseniz şu âyeti okuyunuz” dedi: “O halde sen yüzünü bir muvahhid olarak dîne, Allah’ın o fıtratına çevir ki, insanları bunun üzerine yaratmıştır…” (Rûm, 30)

Zikredilen âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf, insanın fıtraten temiz ve saf olduğunu, ahlâkın en güzeli olan İslâm’ı kabûle kâbiliyet ve istidâtlı bulunduğunu ortaya koyar. Ancak, insana verilen yanlış bir eğitim, onu kötü ahlâk sahibi ve inançsız bir insan durumuna getirir. Bu sebeple çevrenin ve ebeveynin çocuk üzerindeki te’dib ve terbiyesi tartışılmayacak kadar önemlidir.

Değerli Misâfirler!

Allah, insanı fıtraten temiz yarattığı halde, onun fıtratına uygun edebi verme işini babaya havâle etmiştir. Babanın evlâda en güzel ve kalıcı hediyesi, onu iyi terbiye etmesidir. Bırakacağı en iyi mîrâs da güzel bir terbiyedir. Terbiye edilmiş sâlih bir evlâd, baba için, ölümünden sonra da hayırlı amellerin yazılmasına sebep olur.  [Bu konuda bazı hadîs-i şerîfler de var.]

?Pedagoji?, yâni çocuk ve gençlerin terbiye edilmeleri, İslâm dîninde çok kıymetli bir ilimdir. ?Terbiye=eğitim?, çocuğun iyi yetenek (kâbiliyet, istidât) ve eğilimlerini geliştirme ve kötülerini silme işine denmektedir. Eğitim, sistemli olarak çocuğu etkileme ve iyi alışkanlıklar vermekle mümkündür. Etkileme ve iyi alışkanlıkların verilmesine ne kadar erken başlanırsa, sonuç o kadar mükemmel olur.

Ferdin fıtratında olan, doğuştan getirdiklerine ?tabîat?, sonradan kazandıklarına ?kültür? diyecek olursak, ?terbiye?yi daha vecîz bir ifâdeyle; ?yeni nesillere, doğuştan getirdikleri kapasitelerini inkişâf ettirme, geliştirme ve onlara terakkî eden, ilerleyen insanlık kültürünü de aktarma faâliyetidir? diyebiliriz.

Çocuklar altı yaşlarına kadar kişilik özelliklerini de âileden alırlar. Bu sebeple âilenin düzenli olması çok önemlidir. Âile hayâtının düzenli olması, çocukların şahsiyetli ve güzel karakterli olarak yetişmesini sağlar.

?Ağaç yaşken eğilir? ve ?Demir tavında dövülür? gibi ata sözlerimiz meşhûrdur. Her şey zamanında yapılmalıdır. Bu konudaki bir hadîs-i şerîf meâli şöyledir:

?Çocukken öğrenilen şey, taş üzerine kazılan nakış gibi kalıcıdır. Yaşlandıktan sonra öğrenmeye kalkması ise, su üzerine yazı yazmaya benzer.? [Hatîb Bağdâdî]

Bu bakımdan çocuklarımıza ilkönce, Kur?ân-ı kerîmi, Peygamber Efendimizi ve dîn-i İslâmı öğretmeliyiz. Daha sonraya bırakmamalıyız. ?Heleke?l-müsevvifûn? hadîs-i şerîfi, ?Sonra yaparım diyenler helâk oldular (Hayırlı işlerinizi hemen yapın. Yarına bırakmayın)? demektir.

Kıymetli Dinleyiciler!

Demek ki, terbiyenin, eğitimin gâyesi, iyi bir insan yetiştirmek ve bu insanı cemiyete faydalı hâle getirmektir. İslâm dîninde çocuk ve genç terbiyesinden, eğitiminden maksat, çocukların ve gençlerin, Allahü teâlânın râzı olduğu, kulların beğendiği, devletine, vatanına, milletine, âilesine, cemiyete ve insanlığa faydalı birer insan olarak yetişmesidir. Bunların tahakkuku için, çocuk ve gençler, çeşitli güzel vasıflarla, millî ve ma?nevî değerlerle donatılmalıdır.

Bir insana, 30 yaşına kadar ?genç?, 50 yaşına kadar ?yetişkin?, 70 yaşına kadar ?ihtiyâr?, 70?den sonra ise ?pîr-i fânî? denilmektedir. Demek ki dünyâ hayâtı, böyle 4 basamak hâlinde ele alınıyor.

İnsanın bütün hayâtı da zâten 4 safhalı: 1- ?Anne karnındaki hayâtı?, 2- ?Dünyâ hayâtı?, 3- ?Kabir hayâtı?, 4- ?Âhıret hayâtı?.

Bir şiirde gençliğin ehemmiyeti şöyle ifâde edilmektedir:

?İki şey vardır ki, bunların hasreti,

Kimler olursa olsun, yakar herkesi.

Göz kan ağlasa, haklarını ödeyemez,

Birisi gençlik, biri de, dîn kardeşi!?

Ama diğer bir şiirde de gençliğin çabuk geçtiği şu şekilde belirtilmiştir:

?Geçti gençlik, tatlı bir rü’yâ gibi, ey çeşmim zâr! (Ey gözüm ağla)

Beni mecnûn etti girye (göz yaşı), meskenim olsun mezâr!?

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

?Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini biliniz: Ölmeden önce hayâtın, hastalıktan önce sıhhatin, dünyâda iken âhireti kazanmanın, ihtiyârlıktan önce gençliğin, fakîrlikten önce zenginliğin kıymetini biliniz.? [Hâkim]

?Allah katında en sevgili olanlar, tövbe eden gençlerdir.? [Riyâdu?n-Nâsıhîn]

?Tövbe eden bir gencin cenâzesi bir kabristâna getirilince, Allahü teâlâ: “Ey Melekler, bu kabristândan azâbı kaldırın. Buraya tövbe eden bir genç getirildi. Onun olduğu yerdekilere azâp etmeye hayâ ederim” buyurur ve bütün kabristândakilerden kırk gün azâp kalkar.? [Riyâdu?n-Nâsıhîn]

Muhterem Dinleyiciler!

Bunları sizlere arzettikten sonra, önemine binâen hemen belirtelim ki:

Milletleri ayakta tutan, hiç şüphe yok ki millî ve manevî değerlerdir. Bu değerler, milletlerin birlik, beraberlik ve toplumsal dayanışma içerisinde yaşamalarını ve millî kimlikleriyle târih sahnesinde yer almalarını sağlamaktadır. Milletler, söz konusu kıymetleri, gelecek nesillere aktardıkları oranda varlıklarını sürdürürler.

Târih, bize millî ve manevî değerlerine sahip çıkmayan ve başka milletleri körü körüne taklit edip millî şahsiyetlerini kaybedenlerin, dünyâ coğrafyasından silinip gittiklerini göstermektedir.

Bu yüzden, bir toplumu içten yıkmak isteyenler, inanç, ahlâk ve millî değerlerini yok etmeyi ilk hedef olarak seçmektedirler.

Şurası bir gerçektir ki, bir millet, başka bir milletin toprağını istilâ ettiğinde, bunun belli bir zaman sonra, er veya geç geri alınabildiği, ama fikirleri millî ve mânevî değerleri bozulan ferd ve cemiyetlerin kişi ve milletlerin düzelmelerinin kendilerini toparlamalarının çok zor bir iş olduğu görülmüştür.

Bunun gerek tarihte, gerek yakın zamanlarda pek çok misâllerini görmek mümkündür. Fransa, işgâl ettiği Afrika ülkelerinden, İngiltere de sömürge yaptığı Hindistan?dan askerî güç olarak çıkmışlardır. Ama, maalesef kültürel yönden tesirleri daha devâm etmektedir.

Benliğinden, millî ve ahlâkî faziletlerinden, örf ve an?anelerinden uzaklaşarak, ruhsuz, köksüz ve inançsız yetişen, millî ve ma?nevî değerlerinden uzak nesiller, aşağılık kompleksi içinde sapık fikir ve yabancı ideolojilerin esîri olmaya mahkûmdurlar.

Köklü, sağlam, millî ve manevî değerlerle teçhiz edilen (donatılan) âilelere dayanan milletler, her türlü felâketlere karşı göğüs gererler. Sağlam temellere dayanmayan âile ve topluluklar, en küçük bir zorlama karşısında dağılırlar.

Türk milletinin tarihi boyunca her sahada kazandığı zafer ve başarılarda, Türk âilesinin çok büyük payı vardır. Türk âile yapısı, her türlü kötülük ve tuzaklardan korunmalı, millî ve manevî yapısı kuvvetlendirilerek sağlıklı bir şekilde devâmı sağlanmalıdır.

MANEVÎ DEĞERLERİMİZE VE MİLLÎ KÜLTÜRÜMÜZE SÂHİP ÇIKMALIYIZ

Bu itibârla geleceğimizin teminâtı olan gençlerimizi, millî, manevî ve kültürel değerlere uygun yetiştirmek, anne-baba, dede-nene, eğitimci, resmî ve sivil kuruluşlar ve topyekûn toplum olarak hepimizin görevidir.

Özellikle genç kuşakları, bu değerler çerçevesinde eğitmek ve yetiştirmek oldukça önemlidir. Çünkü esefle görüyoruz ki, gençlerin dînî ve ahlâkî değerlerden uzaklaşmaları, örf ve âdetlerimize uymayan davranışları benimsemelerine, zararlı akım ve alışkanlıkların tuzaklarına düşmelerine yol açmaktadır.

Bizim millî kültürümüz, yüce dînimizle âdetâ bütünleşmiş ve yine güzel dînimizin prensipleriyle yoğrulmuştur. Sevgi, saygı ve fedâkârlığın geliştirilmesinde, toplum hayâtımızın âhenkli ve sağlam bir şekilde devâm ettirilmesinde, gençlerimizin ve çocuklarımızın yetiştirilmesinde, manevî değerlerimizin ve millî kültürümüzün katkısı çok büyüktür.

İNSANLAR İYİLİK YAPMAYA VE YÜKSELMEYE ELVERİŞLİ  OLARAK DOĞARLAR

Ali bin Emrullah?ın (rahmetullahi aleyh) naklettiğine göre:

?İslâm âlimlerinin çoğuna göre: insanlar iyiliğe, yükselmeğe elverişli olarak doğarlar. Sonra nefsin kötü arzûları ve güzel ahlâkı öğrenmemek ve kötü arkadaşlarla düşüp kalkmak, kötü huyları meydana getirir.?

İslâm ahlâkına göre huylar, güzel ve çirkin olmak üzere iki kısma ayrılır. ?Güzel huylara, dînin ve aklın beğendiği huylar?a, ?ahlâk-ı hasene? veya ?ahlâk-ı hamîde? denilir. ?Kötü ahlâka, dînin ve aklın beğenmediği huylar?a da ?ahlâk-ı zemîme? veya ?ahlâk-ı seyyie? yahut ta ?ahlâk-ı kabîha? denilir.

Meselâ edep, hayâ, cömertlik, tevâzu (alçak gönüllü olmak), ikrâm gibi huylar güzel; kibir, haset (kıskançlık), kin, düşmanlık, cimrilik, sefîhlik gibi huylar da çirkindir.

Alexis Carrel gibi bazı batılı bilim adamları, ?İnsan Denen Meçhul? adıyle kitap yazmak suretiyle, insanı bir muammâ olarak gösteriyorlarsa da, insanı, -temel kaynaklarımızda zikredilen sıfatlarıyla- ta?rîf etmek mümkündür:

İnsan, madde ve ma?nâ (yani beden ve rûh) olmak üzere iki unsurdan meydâna gelen, “Allah’ın yeryüzündeki halîfesi” kılınan (Bakara, 30), a’lâ-yı illiyyîn‘e çıkmaya namzed yapılan (Âl-i İmrân, 139; Mutaffifîn, 18-19), eşref-i mahlûkât olarak (İsrâ, 70), ahsen-i takvîm üzere yaratılan (Tîn, 4), mükerrem (İsrâ, 70) bir varlıktır.

Fakat nefsinin esîri olduğu zaman, esfel-i sâfilîn‘e (Tîn, 5) yuvarlanmaya, hayvanlardan aşağı bir derekeye düşmeye mahkûm (A?râf, 179;  Furkân, 44) bir yaratıktır.

Demek ki insan oğlu, ne melekler gibi sırf nûrânî bir varlık, ne de hayvanlar gibi sadece bir maddî varlıktır. İnsan, meleklerden üstün seviyeye çıkabilen, kendisine, muhtaç olduğu bütün ni?metler ihsân edilen (Lokman, 20; Nahil, 18), âhirette bunlardan hesâba çekilecek olan (Tekâsür, 8), belli bir yaratılış gâyesiyle bu dünyâya gönderilen, yanî Allahü teâlâyı tanımak ve ibâdet etmekle mükellef (Zâriyât, 56) bir kuldur.

GENÇLİKTE YAPILACAK BAZI GÖREVLER

Büyük âlim ve velîlerden Muhammed Ma?sûm Fârûkî hazretleri gençliğin, ömrün en kıymetli zamanı olduğunu belirtiyor. Şöyle buyuruyor:

?Gençlik, ömrün en kıymetli zamanıdır. İnsanın sıhhatli, kuvvetli olduğu zamandır. Bu zaman, her gün geçiyor, azalıyor, ihtiyârlık yaklaşıyor. Yazıklar olsun ki, en şerefli, en lüzûmlu iş olan, ma?rifetullahı kazanmayı, hayâl olan ömrün sonuna bırakıyoruz. En şerefli olan zamanları, en zararlı, en kötü şey olan nefsin arzularına kavuşmak için sarf ediyoruz. Peygamber Efendimiz, ?Yarın yaparım diyenler, helâk oldular, aldandılar? buyurdu.

Allahü teâlâ, insanları ve cinnîleri niçin yarattı? ?Ma?rifetullah?a ve Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak için yarattı.

[Ma?rifetullah, Allahın zâtını ve sıfatlarını tanımak demektir. Zâtını tanımak, anlaşılmayacağını anlamaktır. Sıfatlarını tanımak ise, mahlûkların sıfatlarına benzemediklerini anlamaktır.]

Nefislerimizin arzuları peşinde koşan biz ahmaklar, ne zaman aklımızı başımıza toplayacağız? Ne zamana kadar bu ni?metten mahrûm kalacağız? Nefsi ve şeytânı sevindirmeğe ve Allahü teâlânın rızâsından mahrûm  kalmaya daha ne kadar devâm edeceğiz?

Dünyâ lezzetleri nefsin arzularıdır. İnsanın, Allahü teâlânın ma?rifetine kavuşmasına mâni olan en kuvvetli düşmânı da nefsinin arzûlarıdır. Bu arzûlar bitmez ve tükenmez. Hepsi de çok zararlıdır. ?Maksûdun, ma?bûdundur? sözü meşhurdur. ?Nefislerinin arzûlarını ilâh edinenleri görmedin mi?? âyet-i kerîmesi, bu sözümün vesîkasıdır.? [C. 1,  M. 65]

Peygamber Efendimiz; “Bütün çocuklar, müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyaya gelirler. Bunları, sonra anaları-babaları,  yahûdî veya hıristiyân yâhûd mecûsî yaparlar” buyurarak, müslümanlığın yerleştirilmesinde en mühim işin, çocukların ve gençlerin iyi terbiye edilmesi olduğunu bildiriyor. O halde her müslümanın birinci vazîfesi, evlâdına dînini, îmânını, Peygamberini ve kitâbını (Kur’ân-ı Kerîm’i) öğretmektir.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi aleyh) buyurmuştur ki: Evlât büyük bir nimettir. Ni?metin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bunun için pedagoji yani çocuk terbiyesi, İslâm dîninde çok kıymetli bir ilimdir.

İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) de şöyle buyurmaktadır: Çocuğun terbiyesine çok dikkat etmelidir. Onun kötü arkadaşlarla düşüp kalkmasına mani olmalıdır. Kötü arkadaş, çocuğun edeb ve terbiyesini bozar.

Bugün erkek olsun, kadın olsun, gençler için birçok tuzak vardır. Bakın bazılarını sizlere zikredelim:

Birinci misâl: Misyonerlik Faaliyetleri

JANDARMA EKİPLERİ “ÇOCUKLARIMIZ ÜZERİNDE MİSYONERLİK FAALİYETİ YÜRÜTÜLÜYOR”  İHBARI ÜZERİNE İSTANBUL SİLİVRİ VE TAKSİM’DE BİR EVLE BİR OFİSE BASKIN YAPTI.

BİLGİSAYAR DOSYALARININ ŞİFRELERİ KIRILINCA MİSYONERLERİN GÖRÜŞME YAPTIKLARI KİŞİLERİ FİŞLEDİĞİ ORTAYA ÇIKTI. FİŞLENENLERİN SAYISI ŞİMDİLİK 5 BİN 500 CİVARINDA.

SABAH –  http://www.haberx.com/n/297789/istavroz-harekati.htm

JANDARMA ‘İSTAVROZ OPERASYONU’ YAPTI

Silivri ve Taksim’de alt katı kreş üst katı ibadethane şeklindeki bir ofis ile bir eve baskın yapıldı. 59 kişinin ifadesine başvurulurken, 2 kişi gözaltına alındı.

İstanbul İl Jandarma Komutanlığı ekiplerinin düzenlediği “İstavroz” operasyonu kapsamında, misyonerlik faaliyetinde bulunan H.T. ve T.T. adlı kişiler gözaltına alındı. 2 kişi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, soruşturma kapsamında şu ana kadar 59 kişinin ifadesi alındı.

Jandarma ekipleri, gelen ihbarlar doğrultusunda Silivri ve Taksim’de bir ev ile bir ofise baskın düzenledi. Alt katı kreş, üst katı ise ibadethane şeklinde düzenlenen ofise yapılan baskında özel olarak şifrelenmiş bilgisayar dosyaları ve elektronik kayıt cihazlarına ulaşıldı. Şifresi kırılıp açılan ilk dosyalarda misyonerlik faaliyetinde bulunanların şimdiye kadar görüştükleri kişiler hakkında çok ayrıntılı renkli fişleme yapıldığı belirlendi.

CİNSEL İLİŞKİ GÖREVİ

Misyonerlik faaliyetinde bulunanların ulaştıkları kişileri ikna etmek için para, iş, eğitim gibi vaatlerde bulundukları, gençleri etkilemek için de 17-18 yaşındaki kızları cinsel ilişkide bulunmak için görevlendirdikleri tespit edildi.

SABAH, fişlenen isimlerle görüştü. Mustafa Coşkun: Beni aradılar. İncil tanıtma derneği mi öyle bir isim söylediler. Hatta Sivaslı olduğumu öğrenince arayan bizim oradan bir köy ismi verdi. ‘Hemşeriyiz’ dediler.

A.T. ( Kadın, özel bir şirkette çalışıyor): Geçen yıl bir İncil siparişi vermiştim. İncil’i merak ediyordum, bedava da olunca bir sakınca görmedim. Daha sonra beni sürekli aramaya, toplantılarına çağırmaya başladılar.

Şikâyetçi Fatih Köse: Temelinde, Müslüman Türk toplumunun kitlesel olarak Hıristiyanlaştırmaya yönelik bir çalışma yapılıyordu.

İkinci misâl: İnsan, bilhâssa Kadın Ticareti

?National Geographic? dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, insan ticareti, yaşadığımız yüzyılın en büyük problemlerinden biri haline geldi. Günümüzde dünyanın her tarafında alınıp satılan, esîr edilen, şiddet gören, sırtından para kazanılan 27 milyon insan bulunuyor ve bu rakamın çoğunluğunu da genç kız ve kadınlar teşkil ediyor. En çok, 16 ilâ 24 yaş arasındaki kadın ve kızlar risk altında bulunuyor.

Üçüncü misâl: Uyuşturucu Madde Ve Alkol Kullanımı

Yapılan iki araştırma biz babaları, dedeleri ve eğitimcileri kara kara düşündürmektedir. Bunlar, milleti ve memleketi seven herkesi de endişeye sevkedecek neticelerdir.

Önce, ?Ulusal? TV?lerden birinde, 20.02.2005 tarihinde yayınlanan ?haber?i ele alalım:

ERGENLİK ÇAĞINDAKİ ÖĞRENCİLER ARASINDA YAPILAN BİR ARAŞTIRMA

?Ergenler Arasında Suç İşleme Riski? konulu bu araştırma, ?Yeniden Sağlık ve Eğitim Derneği? tarafından, ?Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi?nin ?Çocuk ve Ergen Madde Bağımlılığı Araştırma ve Tedavi Merkezi? (ÇEMATEM) uzmanlarından Doç. Dr. Kültegin Ögel?in koordinatörlüğünde, İstanbul?da 15-18 yaş grubundaki 3 bin 500 öğrenci arasında gerçekleştirildi.

İstanbul?da, ergenlik çağındaki öğrenciler arasında yapılan bu araştırma, ilk suç işleme yaşının ağırlıklı olarak 13-15 olduğunu, suç işleyenlerin 1/5?inin de ?ilk suçlarını 7-9 yaşları arasında işlediğini? ortaya çıkardı.

Yine araştırmaya göre, ilk suç işleme yaşı ağırlıklı olarak (yüzde 42.6) 13-15 yaş arasında gerçekleşirken, suç işleyen öğrencilerin yüzde 20?si de ?ilk suçlarını işlediklerinde 7-9 yaşları arasında olduklarını? bildirdi.

Katılımcı öğrencilerin yüzde 10.8?i de, ?polisle en az bir kere başlarının belâya girdiğini? kaydetti. Öğrencilerin yarıdan fazlası (yüzde 59.1) ?sadece bir kez?, yüzde 23?ü ?2-3 kez?, yüzde 4.4?ü ?4-5 kez?, yüzde 13.5?i ise ?5 defadan fazla polisle başının belâya girdiğini? ifâde etti.

ERKEKLERDE SUÇ İŞLEME ORANI

?Hayâtı boyunca en az bir kere bir şeyler çalan? öğrencilerin oranı yüzde 8.6 çıkarken, bu gençlerin yüzde 41?i ?bir kez?, yüzde 29.3?ü ?2-3 kez?, yüzde 9?u ?4-5? kez, yüzde 20.7?si de ?5?den fazla kez bir şeyler çaldığını? belirtti.

Öğrencilerin yüzde 3?ü ?en az bir kez nezârethânede kaldığını? ifâde ederken, suç işleyen öğrencilerin yüzde 6.7?sinin anne ya da babasının da herhangi bir suç nedeniyle en az bir kere cezâevine girdiği ortaya çıktı.

Erkeklerde ?herhangi bir suç işleme? oranı, kızlara göre 2.6 kat, ?polisle başı belâya girme? oranı 4 kat, ?bir şey çalma? oranı 3 kat, ?ıslâhevinde kalma? oranı da yaklaşık 6.5 kat fazla çıktı.

ZARARLI MADDE SUÇU TETİKLİYOR

Araştırma verilerine göre, zararlı madde kullananlarda, ?polisle başı belâya girme? oranının, kullanmayanlara göre 5.43, suç işleme oranının 4.35, herhangi bir şey çalma oranının 2.69, cezâevi ya da ıslâhevinde kalma oranının da 13.81 kat fazla olduğu tespit edildi.

SAĞLIK BAKANLIĞI’NIN TÜYLER ÜRPERTEN ARAŞTIRMASI

Gelelim bundan 3-4 sene önce, Sağlık Bakanlığı’nın 7 büyük ilimizde bulunan lise ve dengi okullarda yaptırdığı araştırmanın sonuçlarına; bunlar gerçekten tüyler ürpetici.

Gençleri para kazanmak uğruna zehirlemekten kaçınmayan uyuşturucu tacirleri, kendileri için en uygun pazar olarak okulları görmekteler. Türkiye’de uyuşturucu madde ve alkol kullanımı, lise ve dengi okulları tehdit edici boyutlarda.

Sağlık Bakanlığının 7 büyük ilimizde liseler ve dengi okullarda yaptığı araştırma, tehlikenin düşündürücü boyutlarda olduğunu gösterdi. Sadece Sağlık, Milli Eğitim ve İç İşleri Bakanlıkları değil, bütün devlet kademelerinin, hükûmetin, vakıfların, sivil toplum kuruluşlarının ve Medya?nın bu meseleye el atması lâzımdır.

Lise çağındaki öğrencilerimizin yüzde 71.8’i uyuşturucu kullanmış, yüzde 16.5’i ise bağımlı. Gençlerin yüzde 53’ü esrar, yüzde 10’u eroin, yüzde 8.8’i ise kokain ile tanışmış.

Öğrencilerin yüzde 8.5’i esrarı, yüzde 4’ü eroini, yüzde 4’ü de kokaini sürekli olarak kullanıyor.

Bir korkunç sonuç da 9-12 yaş arasında ortaya çıktı?

Bu yaş grubundaki çocukların yüzde 35’i uhu, bally, tiner gibi yapıştırıcı ve uçucu madde kullanmış. Bunların halen yüzde 6’sı ise bu maddelerin bağımlısı?

Araştırmalar neticesinde ortaya çıkan bir başka gerçek de uhu, bally, tiner gibi yapıştırıcı ve uçucu madde kullanımının 9-12 yaş grubunda daha fazla görülmesi. Yetkililer bu duruma bu maddelerin, diğer uyuşturucu maddelere göre daha ucuz ve kolay temin edilmesinden kaynaklandığını ifade ederek, bu maddeleri deneyenlerin sayısının yüzde 35, bu maddeleri devamlı kullananların sayısının ise yüzde 6 olduğunu belirttiler.

Yetkililer araştırmalarda, ülkemizde 23 milyon insanın sigara tiryakisi olduğunu belirtirken, yaklaşık 20 milyon insanın da alkol dostu, 5 milyon insanın ise alkol bağımlısı olduğuna işaret etti.

Başta okul çağında okuyan çocuklar olmak üzere ülkemizde her geçen yıl, bir önceki yıla göre daha fazla gencimizin içki ve uyuşturucu maddeler ile tanıştığı ya da kullandığına yetkililer tarafından dikkat çekiliyor.

Uyuşturucu başta olmak üzere, alkol kullanmaya alışan kimselerin, günlük uyuşturucu ve alkol ihtiyaçlarını giderebilecek parayı bulmak için hırsızlık, gasp, soygun, dolandırıcılık ve fuhuş yapabildiklerini ifade eden yetkililer, “özellikle uyuşturucu çok para gerektiren bir kullanımdır. Bağımlı olanların çoğu maalesef aynı zamanda satıcıdırlar. Kendilerinin ihtiyacı olan parayı  bulabilmek için, yeni kullanıcıları, gençleri hatta ve hatta kendi arkadaşlarını bu batağın içine çekmekten çekinmezler. Ülkemizde bu illetlerin kullanımı, batı toplumlarındaki kadar olmasa bile, giderek korkunç bir şekilde büyümekte” demişlerdir.

YEŞİLAY?IN 2006 RAPORU?NA GÖRE ÜLKEMİZİN DURUMU

Gazetelerde her gün, uyuşturucu ve alkolle ilgili olarak onlarca haber çıkmaktadır. ?Ölüyorum, bu illetten beni kurtarın!?,  ?Çok sevilen bir kişi idim. Ama şimdi benden kaçıyorlar!? diye feryatlar duyuluyor. Günümüzde, birçok kız-erkek genç yavrumuzun uyuşturucu ve alkol bataklığında olduğu herkesçe ma?lûmdur.

Okul önlerini kendilerine mesken edinen bir kısım çetelerin, öğrencilerden haraç alma yanında sigara ve uyuşturucu da pazarladıkları, yine zaman zaman gazetelerde çıkan haberlerdendir.

Sağlık Bakanlığı?nın [1995 yılında] 7 ildeki Liselerde yaptırdığı araştırmada, Öğrencilerin:

% 53?ü Esrarı denemiş; % 22?si arasıra kullanıyor; % 8,5?i devamlı kullanıyor.

% 10?u Eroini denemiş; % 4?ü devamlı kullanıyor.

% 8.5?i Kokaini denemiş; % 4?ü devamlı kullanıyor.

% 35?i Yapıştırıcı ve uçucu maddeyi denemiş; % 6?sı devamlı kullanıyor.

% 4?ü Sürekli Morfin kullanıyor.

Yeşilay?ın Raporunda: ?Kitle imhâ silâhları, (NBC) yani Nükleer?Biyolojik?Kimyevî (Gaz) olarak bilinir. Aslında gerçek kitle imhâ silâhları uyuşturucu, alkol, sigara, kumar, AİDS, şiddet, fuhuş, cinsel tâciz ve tecâvüz, kapkaç, müstehcen yayınlar, cinsel sapıklık ve her türlü kötü alışkanlıklardır? denilerek, azîz vatanımızı râhatsız ve huzûrsuz eden çok önemli noktalara parmak basılmaktadır.

Yine bu raporda, tarihin bütün devirlerindeki tabîî âfetlerin tahrîbâtının bile (ya?nî deprem, volkan patlaması, kasırga, sel baskınları, patolojik salgınlar, vebâ ve diğer salgınların), şu andaki uyuşturucu, alkol, sigara ve diğer kötü alışkanlıkların yaptığı tahrîbâtın yanında son derece küçük kaldığı ifâde edilmiştir.

Yeşilay, Sağlık Bakanlığı, Türk Eğitim Sendikası gibi muhtelif kuruluşların  yaptırdıkları araştırmalara göre, Ülkemizde Sigaraya başlama yaşı 10,  Alkole başlama yaşı 11, Uyuşturucuya başlama yaşı  ise 12 olarak tesbît edilmiştir.

Yabancı  Ülkelerde: Bliss Dergisi?ne göre AB?de Alkol kullanan ve fuhuş yapanlar: 13 yaş altı: % 16; 14 yaş altı: % 22; 15-17 yaş altı ise: % 48?dir.

Türkiye?de 1930 yılında, kişi başına düşen alkol: 1 litre; sigara: 10 paket iken,

2004 yılında, kişi başına düşen alkol: 20 litre; sigara ise: 3 kilogram olmuştur.

?Türk Eğitim Sendikası?nın 2005 yılında, 40 ilde 9?17 yaş arasındaki 13.430 öğrenci üzerinde yaptırdığı ankette sigara, alkol ve uyuşturucu kullanımında ciddî artışlar görülüyor: Gençlerin % 16?sı sigara, % 11?i alkol, % 2,9?u uyuşturucu kullanıyor. [Uyuşturucu bağımlılığına düşenlerin yüzde 66?sı ?Tiner? ve ?Yapıştırıcı madde? ile bağımlı oluyor.] Halbuki 2004 yılında, gençlerin % 13?ü  sigara, % 7?si alkol, % 1,29?u uyuşturucu kullanıyordu.

Sağlık Bakanlığı?nın 45 ilde yaptırdığı araştırmada ise: Sigara kullanan: % 15,7; Alkol kullanan: % 23,6; Uyuşturucu kullanan: % 2,56  nisbetinde çıkmıştır.

Okul önlerinde özenti ile başlayan sigara, alkol ve uyuşturucu kullanımının yaz tatillerinde arttığına dikkati çeken bazı psikologlar, bu tür alışkanlıklara, problemli âilelerin çocuklarında daha fazla rastlandığını belirtmektedirler.

Bağımlı, alkolik ve suçlu çocukları cemiyete kazandırmak zorundayız. Tabîî ki kötü alışkanlıklarla mücâdelede Devlet?in ve Hükûmet?in yanında gönüllü erler de lâzımdır. Bu ülkeyi, bu milleti, bu devleti seven bütün Basın-Yayın Kuruluşları (Medya), Sivil Toplum Kuruluşları da bu çalışmaya katılmak zorundadırlar.

T.C. Anayasa?sının 58. maddesi; ?Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehâletten korumak için tedbirler alır? hükmünü âmirdir. Bu kesin hükme rağmen, maalesef günümüze kadar, adı geçen suçları tamâmen önleyici tedbîrler alınamamıştır.

Bunları belirttikten sonra, Yeşilay?ın Raporu?nda yer alan 3 slogan cümleyi zikrederek esâs konumuza girelim:

?Çirkin ve zararlı alışkanlıklarla mücâdele edecek kadar medenî cesârete sâhip olamayan topluluklar; o çirkinlikler içinde yok olmaya mahkûmdurlar.?

?Toplumda kötülüklerle mücâdeleyi şiâr edinen insanlar ve kurumlar, devletin ve ülkenin hakîkî, gerçek dostlarıdırlar.?

?Dünyâ yüzünde hiçbir hukûk ve mantık, bir başkasının hayâtına kast ederek para kazanmayı meşrû sayamaz.?

?Türkiye Yeşilay Cemiyeti? tarafından ?aylar süren bir araştırma neticesinde hazırlandığı? belirtilen 16 sayfa ve 27 madde olan ?2006 Yılı Raporu?nda çok önemli hususlara temas edilmektedir. Bu mühim rapordan bazı iktibâslar yapacağız.

Aslında kötü alışkanlıklar, bütün dünyâ gençliğini tehdîd eden birer felâkettir. Her yıl ABD?de 20 bin kişi, AB?de 10 bin kişi uyuşturucu komasından ölmektedir. Güzel Ülkemizdeki kötü alışkanlıklar, ABD ve AB seviyesinde değilse de; maalesef Türkiye?deki kötü alışkanlık artış hızı dünyâ standartlarının üstündedir.

Resmî istatistiklere göre; 1980-1992 arası 12 yılda uyuşturucu kullanımı % 500 artmış bulunmaktadır.

2005 yılında İstanbul?da yapılan bir araştırmada, son 3 yılda Liseli öğrencilerde: Eroin kullanımı, % 100; Ecstasy kullanımı ise % 300 artmıştır.

MİLLETLERİ MİLLÎ VE MANEVÎ DEĞERLER AYAKTA TUTAR

Senelerce önce, ?Türkiye Yeşilay Cemiyeti? eski başkanı, Em. Alb. merhûm Salâhaddîn Kaptanağası, ülkemizde alkol, sigara ve uyuşturucu yüzünden, yılda en az 350 kişinin [ şimdi bu sayının kaça çıktığını tesbit için yeni istatistiklere ihtiyaç var] hayatını kaybettiğine işaret ederek, “Kanunlar işletilmeli, Anayasa’nın kesin hükümleri gereği, Milli Eğitim başta olmak üzere, ülkemizin neresinde eğitim veren kurum ve kuruluş varsa, hepsi uyuşturucuyla mücâdele konusunda kendisini görevli saymalı? demişti.

Yine eski Diyânet İşleri Başkanı Mehmed Nuri Yılmaz da, uyuşturucu madde bağımlılığının, okulların çevresinde tezgâh kuran teşkîlâtlar, örgütler aracılığıyla gençlerimize yöneldiğini  ifâde etmişti. Hattâ Mehmet Nuri Yılmaz, anarşi âfetinin kökünü kazımaya uğraşan milletimizin, toplumumuzun yakasının, bu defa bir başka yıkıcıya kaptırılmaktan korunması gerektiği uyarısında bulunmuştu. Yılmaz, gazetelerde de yer alan o konuşmasında: ?Anarşi yolu ile maksatlarına ulaşamıyacağını anlayan bazı kirli eller, namluyu bu defa başka yönlere çevirme yolunu tutmuşlardır. Geleceğimizin teminâtı olan gençlerimizi, uyuşturucu maddelere ve alkole alıştırarak, onları rûhen ve bedenen çökertmek için, kirli eller tarafından çalışmalar yapılmaktadır” demişti.

Peki, iki ayrı  müessesenin eski başkanlarının sözleri, şimdi nereden hatırınıza geldi? diyebilirsiniz. Yakın denilebilecek bir zamanda, 30.06.2005 tarihinde, bir İnternet sitesinde, ?Uyuşturucu kâbûsu dünyayı sardı? başlığıyla  bir haber çıkmıştı. Merkezi Stockholm?de bulunan ?Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Bürosu?nun yayınladığı yıllık ?uyuşturucu raporu?, ?küresel yasadışı uyuşturucu ticaret hacmi?ni gözler önüne seriyordu.

Stockholm  kaynaklı bu ?Rapor?da, uyuşturucu ticâretinin, dünyânın 18?inci büyük ekonomisi olduğuna işâret edildi ve gelirin, ülkelerin yüzde 88?inin gayr-i sâfî yurtiçi hâsılalarından fazla olduğu belirtildi.

?Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Bürosu?, ilk kez dünyadaki yasadışı uyuşturucu pazarının hacmine ilişkin bir tahmin açıkladı. Bu raporda, gerçekten korkunç rakamlar var.

Şöyle ki, adı geçen ?Büro?nun hazırladığı raporda; 2003?te küresel uyuşturucu ticaretinde, 321 milyar dolar hâsılât yapıldığı belirtildi. Söz konusu rakamın, dünya gayr-i sâfî hâsılasının yüzde 0.9?una eşit ya da ülkelerin yüzde 88?inin gayr-i sâfî yurtiçi hâsılalarından fazla olduğuna dikkat çekildi.

Uyuşturucu ticâretinin, dünyânın 18?inci büyük ekonomisi olduğuna işâret edilen raporda, küresel uyuşturucu pazarından elde edilen hâsılâtın, 214 milyar dolarlık bölümünün sokak satışlarından geldiği bildirildi.

Raporda, kuzey Amerika?nın yüzde 44 ile en büyük uyuşturucu alıcısı olduğu, bunu yüzde 33 ile Avrupa?nın izlediği ifâde edildi. Afrika?nın ise yüzde 4 ile en son sırada yer aldığı kaydedildi.

2003 ve 2004 rakamlarının değerlendirildiği BM raporunda, dünyada 200 milyon kişinin, yılda en az bir kere uyuşturucu kullandığı belirtildi.

Rapor ayrıca uyuşturucu kullananların sayısının 2004?te, bir yıl önceye göre 15 milyon arttığını da ortaya koydu.

Bu istatistiki bilgileri kısaca özetledikten sonra ifâde edelim ki, herkesçe bilindiği gibi, Peygamberler tarihini incelediğimizde, hepsinin gayelerinin, yüksek ahlâklı iyi insanlar, âileler ve cemiyetler meydana getirmek olduğunu görüyoruz. Zâten bizim dînimizde, târihimizde, kültür ve medeniyetimizde eğitimden maksat da “iyi insan”, orijinal ismiyle söylemek gerekirse “insân-ı kâmil” meydâna getirmektir.

Aslında Hazret-i Adem’den itibâren gelmiş-geçmiş bulunan 6 ?Ülü’l-azim? peygamber, 313 ?Resûl?, 124 binden ziyâde ?Nebî?nin eğitimdeki hedefleri aynıdır. 100’ü küçük 4’ü büyük kitap olmak üzere, bu peygamberlerden bazılarına gönderilen 104 kitaptaki hedef de, altını çizerek ifâde edelim ki, insanların dünyâda huzûr ve sükûn içerisinde yaşamaları, âhirette de ebedi saâdete kavuşmalarıdır.

Şunu önemle ifâde edelim ki, bütün Ülü?l-azim Peygamberler, Resûller ve Nebîler (aleyhimüsselâm), insanlığı kendileri gibi birer mahlûk olan varlıklara tapınma karanlığından kurtararak, bütün varlıkların yaratanı ve hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâya ibâdet etmenin şeref ve üstünlüğüne çağırmışlardır.

İnsanların, zaman zaman içine düştükleri birtakım vahîm yanlışlık ve bayağı işler, her zaman ve her mekânda, Allahü teâlânın gönderdiği Peygamberler (aleyhimüsselâm) ve hak dinler vâsıtasıyla düzeltilmiş, îmân ve ibâdette hak olan Ma?bûd?a (Allah?a) yönelmeleri emredilmiştir.

Burada hemen büyük İslâm âlimi İmâm Gazâlî‘nin bir sözünü hatırlıyoruz. Buyuruyor ki: “İnsanlar üç gruptur. Birinci grup gıdâ gibidir, herkese her zaman lâzımdır. İkinci grup devâ (ilaç) gibidir, bazı insanlara bazen lâzım olur. Üçüncü grup ise illet (maraz, dert, hastalık) gibidir, herkes ondan kaçar, ama o, insanlara bulaşır.”

Bütün peygamberler ve onların vârisleri olan İslâm âlimleri ve evliyâ-yı kirâm, hep gıdâ gibi, bütün insanlara lâzım olan fertler, âileler ve cemiyetler teşkil etmek için uğraşmışlardır.

Son peygamber olan Hazret-i Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem), 150 bin mübârek insan, güzîde sahâbe, “hayırlı ümmet” meydâna getirmesi, onların da 50 sene gibi çok kısa zaman zarfında gâyet mahdût imkânlarla Endülüs’ten Çin’e kadar olan geniş coğrafî bölgeleri fethedip  oralara ilim, irfân, ahlâk, fazîlet, adâlet, medeniyet, nûr ve hidâyet götürmeleri  konusu ciddiyetle incelenmesi gereken bir konudur.

PEYGAMBER EFENDİMİZ BİZLER İÇİN HER HUSÛSTA EN GÜZEL ÖRNEKTİR

En son hak dîn olan İslâmiyette emredilen îmân, ibâdet ve ahlâk esâslarıyla insanlar, mânen ve maddeten yükselmeye, üstünlük ve şeref sâhibi olmaya, dünyâ ve âhiret saâdetlerine kavuşmaya dâvet edilmişlerdir. Başta Peygamber Efendimiz, Hulefâ-i Râşidîn ve diğer Sahâbe-i Kirâm olmak üzere, kurulan bütün İslâm devletleri, husûsen Selçuklular ve Osmanlılar, bunun için çok büyük gayretler sarfetmişlerdir.

İnsanların Allahü teâlâya karşı, kalple inanmaları ve bedenle yapmaları lâzım olan şükür borçları, kulluk vazîfeleri, Allahü teâlâ ve O?nun sevgili Peygamberi tarafından bildirilmiştir. Allahü teâlâya şükür, O?nun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibâdeti, Allahü teâlâ kabul etmez, beğenmez. Çünkü insanların iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslâmiyet bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir.

Son Peygamber olan sevgili Peygamberimiz, kendisini bir muallim (eğitimci) olarak tanıtmış, eğitimcilik vasfını, gönderiliş sebepleri arasında zikretmiş, hayatı boyunca bunu tatbik etmiş ve muvaffakiyeti târihen sâbit, başarısı dost-düşman herkes tarafından kabul edilmiş bir eğitimcidir. Onun bu başarılarından istifâde etmek lâzımdır.

Zulmetler, zulümler ve vahşetler altında inim-inim inleyen insanlara, kurtarıcı olarak Sevgili Peygamberimizin lutfedilmesi, dünyânın en önemli hâdisesidir.

Allahü teâlâ, bir insanda bulunabilecek, görünür görünmez bütün iyilikleri, bütün üstünlükleri, bütün güzellikleri, o ?üsve-i hasene? olan ?Habîb?inde toplamıştır.

O?nun hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zaman, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusur görülmemiştir. O, her zamanda, her memlekette yani dünyâ yaratıldığı günden kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiçbir kimse, hiçbir bakımdan, O?nun üstünde değildir. Peygamber Efendimiz, bizler için, her husûsta, eğitimde de en güzel örnektir. (Ahzâb, 21) Eğer bu husus iyi anlaşılacak olursa, dînî ve dünyevî işlerimizde, kimi örnek almamız gerektiği açıkça ortaya çıkar.

O, güzel huyu, yumuşaklığı, afvı, sabrı, ihsânı ve ikrâmıyla herkesi hayrân bırakmış, O?nu görenler ve sözlerini işitenler, seve seve müslüman olmuşlardır. O, 23 senede, 150 bin mübârek sahâbe meydâna getirmiştir. Peygamberimizin ve O?nun izinden giden âlim ve velîlerin, nasıl kâmil cemiyetler meydâna getirdikleri açıkça ortadadır. Burada Sahâbe-i kirâm, Karahanlılar, Gazneliler, Timuroğulları, Babürlüler, Selçuklular ve Osmanlıları zikredebiliriz.

EĞİTİMDE ANA-BABA VE ÖĞRETMENİN ÖNEMİ

Eğitim kelimesinin, eski literatürümüzdeki adı ?Terbiye?dir. ?Terbiye? ise: ?Kişiyi, yavaş yavaş, rûhen ve bedenen yetiştirmek, olgunlaştırmak? şeklinde tarif edilmektedir. ?Terbiye?nin ?edeblendirme, cezâlarını verme? şeklinde ikinci bir manâsı daha varsa da bu anlam, bugünkü konumuz değildir.

Terbiyenin tarifinden sonra, Sevgili Peygamberimizin konuyla ilgili çok önemli bir hadîs-i şerîfini zikretmek yerinde olacaktır:

“Bütün çocuklar, fıtrat üzere (ya?nî müslümanlığa uygun ve elverişli olarak) dünyaya gelirler. Sonra bunları, anaları-babaları,  yahûdî veya hıristiyân yâhûd mecûsî yaparlar.”

Burada, müslümanlığın yerleştirilmesinde en mühim işin, çocukların ve gençlerin iyi terbiye edilmesi olduğunu görüyoruz. Yine bundan anlaşılıyor ki, bir çocuğa Yahûdîlik telkîn edilirse, Yahûdî olabilir. Hıristiyanlık ta?lîm edilirse, Hıristiyan olabilir. Mecûsîlik aşılanırsa, Mecûsî (ateşperest) olabilir. Ama İslâmiyet öğretilirse, temiz fıtratı devâm eder.

Dârul-Fünûn müderrislerinden (İstanbul Üniversitesi eski profesörlerinden) Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi aleyh) buyuruyor ki:

Evlât büyük nimettir. Ni?metin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bunun için pedagoji yani çocuk terbiyesi, İslâm dîninde çok kıymetli bir ilimdir. O halde her müslümanın birinci vazîfesi, evlâdına dînini, îmânını, Peygamberini ve kitâbını (Kur’ân-ı Kerîm’i) öğretmektir.

Büyük âlim İmâm-ı Gazâlî de bir noktaya dikkat çekmektedir:

Çocuğun terbiyesine çok dikkat etmelidir. Onun kötü arkadaşlarla düşüp kalkmasına mâni olmalıdır. Kötü arkadaş, çocuğun edeb ve terbiyesini bozar.

ARKADAŞLA İLGİLİ BAZI ATASÖZLERİ

Bildiğimiz gibi, arkadaşla ilgili çok güzel atasözlerimiz vardır:

?Misçinin yanında duran mis kokar; isçinin yanında duran is kokar.?

?Arkadaşını söyle bana, kim olduğunu söyliyeyim sana.?

?Her kuş kendi cinsiyle uçar: Güvercin güvercinle; karga karga ile.?

?Üzüm üzüme baka baka kararır.?

?Kıratın yanında duran, ya huyundan ya suyundan alır.?

?Körle yatan şaşı kalkar.?

?Kötü arkadaş, zehirli yılandan daha beterdir. Çünkü yılan sâdece canını alır; ama kötü arkadaş, hem canını, hem de îmânını alır.?

Edeb, te’dîb kelimelerinin terbiye (eğitim) ve talîm (öğretim) kelimeleriyle çok yakın alâkası vardır. Eğer bir insan, edebli bir insan haline getirilebilirse, eğitimde istenilen maksada, arzû edilen hedefe kavuşulmuş demektir. Bu bakımdan, önemine binâen burada birazcık edepten bahsetmek gerekir.

Şunu da önemle ifâde edelim ki, son Peygamber olan sevgili Peygamberimiz, kendisini bir muallim (eğitimci) olarak tanıtmış, eğitimcilik vasfını, gönderiliş sebepleri arasında zikretmiş, hayatı boyunca bunu tatbik etmiş ve muvaffakiyeti târihen sâbit, başarısı dost-düşman herkes tarafından kabul edilmiş bir eğitimcidir. Onun bu başarılarından istifâde etmek lâzımdır.

O, 23 senede, 150 bin mübârek insan, güzîde sahâbe meydâna getirmiştir. Onlar da, elli sene gibi çok kısa zaman zarfında, gâyet mahdût imkânlarla, Endülüs’ten Çin’e kadar olan geniş coğrafî bölgeleri fethedip oralara ilim, irfân, ahlâk, fazîlet, medeniyet, adâlet, hakkâniyet, insanlık, insan hakları, nûr ve hidâyeti, tek kelimeyle söylemek gerekirse, Allahü teâlânın mukaddes dîni İslâmiyyet?i götürmüşlerdir.

Dost-düşman herkesçe bilindiği gibi, Peygamberimizin ve O?nun izinden giden âlim ve velîlerin, nasıl kâmil cemiyetler meydâna getirdikleri açıkca ortadadır. Burada Karahanlılar, Gazneliler, Timuroğulları, Babürlüler, Selçuklular ve Osmanlıları misâl olarak zikredebiliriz.

İşte bütün bunlardan anlaşılıyor ki, eğitimde işin esâsı, hem kendisine faydalı, hem de âilesine, milletine, vatanına ve devletine faydalı unsurlar meydana getirmektir. İşte millî eğitimimizdeki ana hedef de bu olmalıdır.

MİLLÎ VE MANEVÎ DEĞERLERE SÂHİP ÇIKMAK LÂZIM

Yüce Allah, dinî ve ahlâkî prensiplere sâhip çıkarak, kimlik ve şahsiyetimizi korumamızı emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “İşte bu (dîn), benim dosdoğru yolumdur; artık ona uyun. Başka yollara uymayın; yoksa o yollar, sizi parça parça edip, doğru yoldan (Allah?ın yolundan) ayırır. İşte bunları, sakınasınız diye Allah size emreder.” (En’âm, 6 / 153)

Sevgili Peygamberimiz de (aleyhisselâm), bizleri ahlâkî çöküntüye sebep olabilecek, birlik ve beraberliğimizi bozacak başka milletlerin örf ve âdetlerini benimsemekten sakındırmıştır.

Bizim millî kültürümüz, yüce dînimizle âdetâ bütünleşmiş ve yine güzel dînimizin prensipleriyle yoğrulmuştur. Sevgi, saygı ve fedâkârlığın geliştirilmesinde, toplum hayâtımızın âhenkli ve sağlam bir şekilde devâm ettirilmesinde, gençlerimizin ve çocuklarımızın yetiştirilmesinde, manevî değerlerimizin ve millî kültürümüzün katkısı çok büyüktür.

Özellikle genç kuşakları, bu değerler çerçevesinde eğitmek ve yetiştirmek oldukça önemlidir. Çünkü gençlerin dînî ve ahlâkî değerlerden uzaklaşmaları, örf ve âdetlerimize uymayan davranışları benimsemelerine, zararlı akım ve alışkanlıkların tuzaklarına düşmelerine yol açmaktadır.

Bugün, toplumumuzda, bazı eğlencelerde, aklı ve sağlığı tehdit eden içki içmek, uyuşturucu kullanmak, âile bütçesini sarsan kumar ve isrâf boyutundaki harcamalar, âdet hâline gelmiştir. Bunları dînî ve millî değerlerimizle bağdaştırmak aslâ mümkün değildir. Ayrıca millî ve manevî değerlerimize ters düşen bu tür eğlence ve âdetler, kültürel tahrîbâta da yol açmakta, bizleri millî kimliğimizden de uzaklaştırmaktadır.

Bunun için kültürel mirâsımızdan, dinî anlayış ve heyecânımızdan kaynaklanan değerlerimizi yaşatmaya gayret etmeli, bu değerlerimizi genç kuşaklara aktarmaya çalışmalıyız. Dînî ve millî değerlerimizle çelişen başka kültürlerin örf ve âdetlerini de körü körüne taklit ve özentiden kaçınmalıyız.

Gerek erkek, gerek bayan, ahlâkî değerlere ne kadar sâhip çıkarlarsa, âile müessesesine ne kadar önem verirlerse ve bunu yaşatmaya çalışırlarsa, fuhuştan, zinâdan, bütün gayr-i meşrû ilişkilerden ne kadar uzak dururlarsa, o kadar sağlam bir âile yapısı kurulur ve cemiyet de o derece sağlam olur. Tabîî ki millet de son derece sağlam olur; bu milletin teşkîl ettiği devlet de o derece uzun ömürlü olur.

İslâm âlimleri, insanların yaratılış gâyesi hakkında buyuruyorlar ki: Mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm?de de (Zâriyât:56) belirtildiği üzere, insanlar ve cinnîler, Allahü teâlâya ibâdet, kulluk etmek için yaratılmışlardır. Sonsuz saâdete kavuşmak için yaratılış gâyesine dikkat etmelidir. Bu dünyânın nimetleri geçicidir. Dünyâ ebedî kalınacak bir yer değildir, âhirete gitmek için bir binek gibidir. Sevinç yeri değil, ayrılık yeridir. Akıllı olan bu fânî dünyâya düşkün olmaz, kulluk vazîfesini hakkıyla yapar.

?Her ni?met, bir külfet karşılığıdır? sözünü hepimiz biliriz. Bize ihsân buyurulan îmân nîmetinin şükrünü yapabilmek için, îmânın kıymetini, fazîletini ve ne büyük bir cevher olduğunu başka insanlara da anlatmak, duyurmak lâzımdır. İnsanlar ebedî ateşte yanmasın düşüncesinde olmak lâzımdır.  Zâten ?emr-i ma?rûf? da bu demektir.

Târihteki bütün harplerin temelinde de bu düşünce vardır. ?Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlullah? kelimesini söylemek-söylememek. Bu mübârek kelimeyi söyleyenler kurtulmuşlar, söyletmek için çalışarak ölenler şehîd olmuş, ebedî Cennet?e gitmişler, söylememekte direnenler ise Cehennem?e gitmişlerdir.

[Burada, Hazret-i Ebûbekir ( r.a.) ile Ebû Cehil?in mukâyesesi yapılabilir.]

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, en kıymetli kitaplardan biri olan Mektûbât?ında buyuruyor ki: ?Hâfız, imâm da, aklını-fikrini dînin yayılmasına vermiştir. Zâten her müslümânın böyle olması lâzımdır.?  ( 1. cild, 213. mektub)

Hazret-i Ebûbekir(r.a.)?in müslüman olur olmaz söylediği ilk söz de şudur: Yâ Resûlallah, benim 6 arkadaşım daha var; yüksek huzûrunuza onları da getirebilir miyim?

Allahü teâlânın, bir kulunu sevip-sevmediği, o kişinin işinden belli olur. Allahü teâlânın, bir kulunu sevmediğinin alâmeti, onun ?mâ lâ ya?nî? ile (ya?nî dinine de, dünyâsına da faydalı olmayan işlerle) vakit geçirmesidir. Allahü teâlânın bir kulunu sevdiğinin alâmeti ise, onun ilimle, bilhâssa fıkıh ilmi ile meşgul olmasıdır. Bir hadîs-i şerîfte: ?Allah, kime hayır murâd ederse, onu dînde fakîh kılar? buyurulmuştur.

Bir şâir de:  ?Âyînesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz,

Şahsın görünür rütbe-i aklı, eserinde? demiştir.

[Allahü teâlâ, hepimize akla, vicdâna, ahlâka, dîne uygun hareketler nasip edip nefse, şeytâna ve dîn düşmânlarının sözlerine ve yazılarına aldanmaktan bizleri muhâfaza buyursun!]

Bunları kaydettikten sonra belirtelim ki, bazı âlimlerin güzel ve kötü ahlâkla ilgili önemli sözleri vardır:

?Ahlâk-ı hasenenin (güzel ahlâkın) on alâmeti vardır:

Çok îtirâz etmemek. Adâlet sâhibi olmak. Kendini beğenmemek. İnsanların ayıplarını örtmek. Müslüman kardeşinin kusurunu görünce hüsn-i zân etmek (onu iyiye yorumlamak). Başkasından gelen eziyet ve sıkıntılara katlanmak. Nefsine zulmetmemek. Kendi ayıplarına bakıp başkalarının ayıplarını araştırmamak. Herkese karşı güler yüzlü, yumuşak ve tatlı sözlü olmak.? (Yûsuf bin Esbat)

?Ahlâk-ı hasenenin alâmeti, insanlardan gelen sıkıntı ve eziyetlere katlanmaktır.? (Abdülhakîm Arvâsî)

?İnsana dünyâda ve âhirette zarar veren her şey, ahlâk-ı zemîmeden (kötü ahlâktan) meydana gelmektedir. Zararların, kötülüklerin başı kötü huylu olmaktır.? (Ali bin Emrullah)

?Ahlâk-ı zemîme kalbi, rûhu hasta eder. Hastalığın artması, kalbin, rûhun ölümüne sebep olur. En kötü huy, küfür yâni îmânsızlıktır.? (İmâm-ı Rabbânî)

?Kendinde kötü ahlâk bulunan kimse, buna yakalanmasının sebebini araştırmalı, bu sebebi yok etmeye, bunun zıddını yapmaya çalışmalıdır. Çünkü, insanın alıştığı şeyden kurtulması zordur. Kötü şeyler nefse tatlı gelir.? (Hâdimî)

İNSANLARA İYİ VE GÜZEL, KÖTÜ VE ÇİRKİN HER ŞEY PEYGAMBERLER VÂSITASIYLA ÖĞRETİLMİŞTİR

Kâinâtı en mükemmel bir nizâm ve intizâm üzere yaratan Allah, yaratıkları içinde, insanı en güzel bir kıvâmda kılmıştır (Tîn, 4). Diğer yaratıkları da onun istifâdesine vermiştir. Böylece insanı, âlem için hâkim duruma getirerek, onu muhâtab ve mükellef kılmıştır.

Peygamberleri vasıtasıyla onlara saâdet yollarını göstermiş, iyi ve güzeli, kötü ve çirkini öğretmiştir.

Her şeyi mükemmel olarak yaratan yüce Allah, insanlara da kendileri için en doğru olan yaşayış ve hareket yollarını bildirmiştir. Dolayısıyla Allah’ın bize öğrettiği edep ve ahlâk, değişmeyen en güzel ve doğru ahlâktır.

Bu ahlâkı en güzel şekilde yaşayan da Hz. Peygamber?dir (s.a.s.): “Gerçekten sen, çok büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 5) âyeti ile Allah’ın iltifâtına mazhar olan Sevgili Peygamberimiz, kendi hakkında “Ben, ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim” (Muvattâ) buyurmuş ve Kur’ân’dan ibâret olan güzel ahlâkını, hayâtında yaptığı tatbîkâtı ve tavsiyeleri ile ümmetine teblîğ etmiştir. “Onun şahsında Allah’ı ve Âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça hatırlayanlar için güzel edeb ve ahlâk nümûneleri vardır ” (Ahzâb, 21) âyet-i kerîmesi onun ?üsve-i hasene?[ nümûne-i imtisâl=en güzel örnek] olduğunu ne güzel ifâde etmektedir?

Her konuda olduğu gibi, güzel ahlâk konusunda da örneğimiz olan Hz. Peygamber (s.a.s.), ahlâkça insanların en güzeli idi. Peygamber efendimiz, güzel ahlâkı ta?rîf ederken şöyle buyurmuştur:

“İyilik güzel ahlâktır; fenâlık da, kalbin yatışmadığı ve halkın duymasını hoş görmediğin şeydir.”

“İnsanların en hayırlısı, ahlâkça en güzel olanıdır.”

“Kıyâmet günü, müminin mîzânında, güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz ve her hâlde Allah, çirkin ve kötü sözlü kimseyi sevmez. ”

“İmânı en olgun kimseler, en güzel ahlâklılardır. En hayırlılarınız, kadınlarına hayırlı olanlardır.”

“Bir mümin, güzel ahlâkıyla, gece ibâdet eden, gündüz oruç tutan kimselerin derecelerine erişir.”

“Güzel ahlâk, güler yüz, hayırlı işlerde el açıklığı, bir de kimseye eziyet etmemektir” buyuran Hz. Peygamber (s.a.s.), Ebû Hureyre’nin (r.a.) bir sorusu üzerine, Allah’tan korkmanın ve güzel ahlâklı olmanın Cennet’e girmeye sebep olacağını, güzel ahlâklı bir insana Cennet’in yukarı kısmında bir ev (köşk) verileceğini, ona (Peygamber’e) en sevgili olan kimsenin ve Kıyâmet’te onun meclisine en yakın olacak insanın ahlâkı güzel olan kişi olacağını bildirmiştir.

Her eğiticinin, bu emirleri, önce şahsında tatbik etmesi, daha sonra da terbiyesi altında bulundurduğu kişileri bu güzel ahlâkla ahlâklandırmaya çalışması gerekir. “Ey inananlar, nefsinizi ve ehlinizi, tutuşturucusu taşlar ve insanlar olan ve kâfirler için hazırlanmış bulunan Cehennem ateşinden koruyunuz…” (Tahrîm, 6) buyuran Cenâb-ı Allah, hem nefsimizi, hem de elimiz altında yetiştirmekle mükellef bulunduğumuz çoluk-çocuğumuzu, Allah ve Peygamberi’nin râzî olduğu güzel ahlâk ile ahlâklandırmak sûretiyle Cehennem azâbından korumamız gerektiğini ifâde etmiştir.

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh), Allah Resûlü’nün şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı altıdır: Ona rastladığın zaman selâm ver, seni yemeğe da?vet ederse icâbet et. Senden öğüt isterse öğüt ver. Aksırır da Allah’a hamd ederse “yerhamükellah” (Allah sana merhamet etsin) de. Hastalanırsa kendisini ziyâret et. Ölürse cenâzesinde hâzır bulun.” (Buhârî, Müslim)

“Velî olmak için ahlâk-ı İlâhiyye ile ahlâklanmalıdır” demişlerdir. Bu sıfatlar evliyâda meydana gelir. Fakat bu benzerlik yalnız isimdedir ve uygunluk, sıfatların topluluğundadır. Yoksa sıfatların husûsiyetlerinde berâber olunmaz. (İmâm-ı Rabbânî)

?Allahü teâlânın sıfatlarına ve isimlerine uygun sıfatlarla sıfatlanmak; Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmak? ?Ahlâk-ı İlâhiyye? diye adlandırılmaktadır.

Bazı misâller vermek gerekirse, Allahü teâlânın bir ismi “Melik”tir. Bu, her şeye hâkim, gâlib demektir. Talebe tasavvuf yolunda ilerlerken, kendi nefsine hâkim, gâlib olur ve başkalarının kalblerine tesir etmeğe başlarsa, ahlâk-ı İlâhiyye ile ahlâklanmış olur.

Allahü teâlânın bir ismi de ?Semî’?dir. Yâni işiticidir. Talebe, doğru sözü herkesten kabul eder ve gizli hakîkatleri, can kulağı ile duyarsa, bu sıfatla huylanmış olur.

Bir sıfatı da “Basîr”dir. Yâni Allahü teâlâ herşeyi görür. Talebenin kalb gözü açılır ve firâset ışığı ile kendi ayıblarını ve başkalarının iyi huylarını görürse yâni başkalarını kendisinden daha üstün görürse ve Allahü teâlânın her an gördüğünü göz önünde bulundurarak, hep Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yaparsa, bu sıfatla huylanmış olur.

Bir sıfatı da “Muhyî”dir. Yâni Allahü teâlâ dirilticidir. Talebe unutulmuş sünnetleri canlandırır, meydana çıkarırsa, bu sıfatla sıfatlanmış olur.

Bir sıfatı da “Mümît” öldürücü demektir. Talebe, sünnetlerin yerine yerleşmiş olan bid’atleri, dînde sonradan çıkarılıp dîn diye yapılan şeyleri men eder, yok ederse, bu sıfatla sıfatlanmış olur. Bütün sıfatlar bunlar gibidir. (Hâce Muhammed Pârisâ)

?ÂDÂB-I MUÂŞERET?İN ÖNEMİ VE DÎNİMİZDEKİ YERİ

Bildiğimiz gibi, ?âdâb?: ?Edebler, güzel huylar, iyi haller ve davranışlar; her konuda haddini bilip sınırı aşmamak? demektir. Müfredi (tekili)  ?edeb?tir. Sözlük anlamı itibâriyle, ?birini ziyâfete da?vet etme? mânâsını ifade eden ?edep?, ?İslâm’ın güzel saydığı söz ve davranışlar?dır. Bu itibarla ?edep?, ?insanların kendisine da?vet olundukları bilumum hayır, zarâfet, usluluk ve güzel ahlâk? demektir.

Seyyid Şerîf Cürcânî, (et-Ta?rîfât) adlı eserinde ?edeb?i, “bütün hatâ türlerinden, kendisiyle korunulan şeyi bilmekten ibârettir” diye ta?rîf etmektedir.

Genel olarak ?âdâb?: ?ahlâk, terbiye ve nezâket kuralları? manasında kullanılır. En güzel ve hiçbir zaman eskimeyecek olan âdâb ve ahlâk, Kur’ân-ı kerîmde öğretilen ve Hz. Peygamber(s.a.s.)’in sünneti ile tatbîk edilip yaşanan âdâbtır.

?Edeb?, insanlara karşı bütün davranış ve muâmelelerinde, terbiyeli ve ahlâklı olmaktır; güzel hallere ve huylara sâhib olma ve utanılacak hareketlerden sakınma, her hususta haddini bilip, sınırı gözetme hâlidir; ayrıca namazda müstehab ve mendûp olan şeylerdir.

Selâm vermek, güler yüz göstermek, tırnak kesmek, sakal bırakmak gibi nice İslâmî edebler vardır ki, bunlar Sevgili Peygamberimizin birer sünneti olduğu gibi, daha önce geçen peygamberlerin de sünnetidir.

?Edeb?, insanı ayıplanma ve kötülenme sebeplerinden koruyan nefsin köklü bir kuvvetidir. “Nefs edebi” ve “ders edebi” olmak üzere ikiye ayrılan edeb’in birincisi acelecilik ve sinirlilik gibi doğuştan olan edeb, ikincisi ise daha sonra elde edilen ve “mekârim-i ahlâk”* (güzel ahlâk) olarak da isimlendirilen edebtir .

Ayrıca münâzara-mübâhase ilmini içine alan bir ?edeb? türü daha vardır ki, âlimler bunu “edeb-i bahs” diye isimlendirirler. ?Edeb?in bu türü, ilmî münazaralarda, tarafların birbirlerine karşı gösterecekleri ahlâkî kâideleri ihtivâ etmektedir. Yakın zamanlara kadar medreselerde bir ilim dalı olarak okutulagelmiştir.

Âdâb, fıkhî terim olarak ele alındığında ‘sünnet-i gayr-i müekkede’ hükmündedir. Onun için bu davranışta bulunana sevâp yazılır, yapmayana ise günâh yoktur. O yüzden ?âdâb? nâfile, müstehap, mendûb, tatavvu’ ve fazîlet kavramlarıyla da eş anlamda kullanılır.

Âdâb kâideleri, Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye ve teşvîk edildiği için, yapılan bu davranışa ?müstehab? adı verilir. Yapıldığında bir sevâp kazanmak söz konusu olduğundan, buna ?mendûb? denir. Yapılırken bir zorunluluk olmadan yapıldığı için de buna ?tatavvu’? adı verilmiştir.

Fıkhî bir terim olarak, farz ve sünnetlerden sonra ibâdetlerin âdâbı anlamında kullanıldığı da bilinmektedir. Meselâ abdestin farz ve sünnetleri sayıldıktan sonra “Âdâbu’l-vudû”, namaz için “Âdâbu’s-salât” terimleri kullanılmıştır.

Büyük âlim ve velî İmâm-ı Rabbânî, namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzîhî bir mekrûhtan sakınmak; zikir ve tefekkürden üstündür buyurmaktadır.

Yine İmâm-ı Rabbânî?nin naklettiğine göre, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretleri, namaz abdestinin edeblerinden bir edebi terk ettiği için kırk senelik namazını kazâ etmiş, yeniden kılmıştır.

?Düzgün, güzel ve pürüzsüz söz söyleyen ve yazan, edebiyatçı?ya ?edîb? denildiği gibi, bu kelime ?Güzel hasletleri kendinde toplayan, haddini bilen? kimse manâsında da kullanılmaktadır.

Bir de ?muâşeret? terimi vardır ki, insanların birbirleriyle görüşmelerinde ve işlerinde karşılıklı uymaları gereken usûl, kâideler demektir; ?âdâb-ı muâşeret? şeklinde bir tamlama hâlinde çok kullanılır.

Bu konuda, İslâm âlimlerinin çok güzel sözleri vardır:

?En büyük edeb, ilâhî hududu muhâfaza etmek, gözetmek, Allahü teâlânın emirlerine uymak, yasaklarından sakınmaktır.? (Abdülhakîm-i Arvâsî)

?İnsanlar edebe ilimden çok daha fazla muhtacdır.? (Abdullah bin Menâzil)

?Kul için güzel edebden daha iyi mertebe görmedim. Çünkü aklın hayâtı edebdir. İnsan edeb ile dünyâ ve âhirette yüksek derecelere kavuşur.? (Ebû Osman Hîrî)

?Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen Hakk’a kavuşamaz.? (İmâm-ı Rabbânî)

?Din büyüklerinin yolu baştan sona edebdir.? (İmâm-ı Rabbânî)

?Bir kimsenin edebli olması, iyi kalblilik ve akıllılık alâmetidir.? (Sırrîy-i Sekatî)

?Âdâba riâyetsiz hizmetin faydası yoktur.? (Muhammed Ma’sûm Fârûkî)

?Allahü teâlâya karşı edeb, O’nun emirlerini yerine getirmekle olur. Avâmın, halkın edebi, dînin emirlerine uymak; havâssın, seçilmişlerin edebi, dînin emirlerine uymakla berâber kalbi zikir (Allahü teâlâyı anmak) nûru ile aydınlatmak, gönülden Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarmaktır.? (İmâm-ı Gazâli)

?Âdemoğlunun edebden nasîbi yok ise insan değildir. Âdemoğlu ile hayvan arasındaki fark budur. Gözünü aç ve gör ki, Allahü teâlânın bütün kelâmının mânâsı, âyet âyet edebden ibârettir.? (Şems-i Tebrîzî)

İlim meclislerinde aradım, kıldım taleb,

İlim geride kaldı, ille edeb, ille edeb.

Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan

Giy ol tâcı, emîn ol her belâdan  (Yûnus Emre)

GENÇLİĞİN PROBLEMLERİ  VE ALINABİLECEK BAZI TEDBÎRLER

En büyük İslâm âlim ve velîlerinden olan İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh) ?gençliğin kıymetini bilmelidir? buyuruyor.

İfâdeleri şöyledir:

?Gençlik çağı, nefsin kaynadığı, şehvetlerin oynadığı, insan ve cin şeytânlarının saldırdığı bir zamandır. Böyle bir çağda yapılan az bir ibâdete, pek çok sevâp verilir. İhtiyârlıkta dünyâ zevkleri azalıp güç-kuvvet gidip, arzûlara kavuşmak imkânı ve ümitleri kalmadığı zamanda, pişmânlıktan, âh etmekten başka bir şey olmaz. Çok kimselere bu pişmânlık zamânı da nasip olmaz. Bu pişmânlık da tövbe demektir ve yine büyük ni?mettir.

Gençlik çağı, kazanç zamanıdır. Mert olan bu vaktin kıymetini bilip, elden kaçırmaz. İhtiyârlık, herkese nasip olmaz. Nasip olsa da râhat, elverişli vakit ele geçmez. Vakit de bulunsa, kuvvetsizlik, hâlsizlik zamanında, yarar iş yapılamaz. Bugün, güç kuvvet yerinde iken, hangi özürle, hangi sebeple, bugünün işi yarına bırakılabilir?

Sevgili Peygamberimiz, ?Yarın yaparım diyen helâk oldu, ziyân etti? buyurdu. Gençlik zamanında insanı, üç dîn düşmânı olan nefis, şeytân ve kötü insanlar aldatmaya uğraşırlar. Bunlar karşısında, az bir ibâdet pek kıymetli olur. İhtiyârlıkta yapılan, bundan kat kat fazla ibâdetlerin bu kadar kıymeti olmaz.

Gençlikte, nefsin arzuları, insanı kapladığı gibi, ilim öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte, şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda dînin bir emrini yerine getirmek, ihtiyârlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur. Hele başka mâniler de araya girerse, bunları dinlemeyip yapılan ibâdetin sevâbı o kadar çoktur ki, ancak Allahü teâlâ bilir.

Çünkü, mâniler karşısında ibâdet yapma güçlüğü, sıkıntısı, o ibâdetlerin, şânını, şerefini göklere çıkarır. Mâni (engel) olmayarak, kolay yapılan ibâdetler, aşağıda kalır.

Bunun içindir ki, insanların yüksekleri, meleklerin yükseklerinden daha üstün olmuştur. Çünkü insan, mâniler (engeller) arasında ibâdet ediyor. Melekler ise, mâni olmadan emre itâat ediyorlar.

Harp zamanında askerin kıymeti artar ve muhârebede ufak bir hizmetleri, sulh zamanındaki büyük gayretlerinden daha kıymetli olur.

Gençlik arzuları, Allahü teâlânın düşmânı olan nefsin ve şeytânın sevdiği şeylerdir. Dîne uygun şeyler ise, Allahü teâlânın sevdiği şeylerdir. Allahü teâlânın düşmânlarını sevindirip, bütün ni?metleri veren, hakîkî sâhibi gazaba getirmek, akıllı insanların yapacağı şey değildir.?

İslâm âlimleri, insanların yaratılış gâyesi hakkında buyuruyorlar ki:

?İnsanlar ve cinnîler, mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm?de de (Zâriyât, 56) belirtildiği üzere, Allahü teâlâya ibâdet, kulluk etmek için yaratılmışlardır. Sonsuz saâdete kavuşmak için, yaratılış gâyesine dikkat etmelidir. Bu dünyânın nimetleri geçicidir. Dünyâ ebedî kalınacak bir yer değildir, âhirete gitmek için bir binek gibidir. Sevinç yeri değil, ayrılık yeridir. Akıllı olan kimse, bu fânî dünyâya düşkün olmaz, kulluk vazîfesini hakkıyla yapar.

Büyük âlim ve velîlerden ve İmâm-ı Rabbânî?nin oğullarından Muhammed Ma?sûm Fârûkî (rahmetullahi aleyh) gençliğin, ömrün en kıymetli zamanı olduğunu belirtiyor ve şöyle buyuruyor:

?Gençlik, ömrün en kıymetli zamanıdır. İnsanın sıhhatli, kuvvetli olduğu zamandır. Bu zaman, her gün geçiyor, azalıyor, ihtiyârlık yaklaşıyor. Yazıklar olsun ki, en şerefli, en lüzûmlu iş olan, ma?rifetullahı kazanmayı, hayâl olan ömrün sonuna bırakıyoruz. En şerefli olan zamanlarını, en zararlı, en kötü şey olan nefsin arzularına kavuşmak için sarf ediyoruz. Peygamber Efendimiz, ?Yarın yaparım diyenler, helâk oldular, aldandılar? buyurdu. Allahü teâlâ, insanları ve cinnîleri niçin yarattı?

?Ma?rifetullah?a ve Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak için yarattı. ?..Nefsi ve şeytânı sevindirmeğe ve Allahü teâlânın rızâsından mahrûm  kalmaya daha ne kadar devâm edeceğiz?

[Ma?rifetullah, Allahın zâtını ve sıfatlarını tanımak demektir. Ya?nî Allah?ın Zâtını tanımak, anlaşılamıyacağını anlamaktır. O?nun Sıfatlarını tanımak ise, mahlûkların sıfatlarına benzemediklerini anlamaktır.]

Dünyâ lezzetleri nefsin arzularıdır. İnsanın, Allahü teâlânın ma?rifetine kavuşmasına mâni olan en kuvvetli düşmân da nefsin arzûlarıdır. Bu arzûlar bitmez ve tükenmez. Hepsi de çok zararlıdır. ?Maksûdun, ma?bûdundur? sözü meşhurdur. ?Nefislerinin arzûlarını ilâh edinenleri görmedin mi?? âyet-i kerîmesi, bu sözümüzün vesîkasıdır.? [C. 1,  M. 65]

TOPLUMUN TEMELİ ÂİLEDİR

Demek ki toplumun temeli âile, âilenin temeli ise sadâkat, iffet, hayâ, karşılıklı sevgi ve anlayış gibi manevî değerlerdir.

Mukaddes dînimiz İslâmiyette ve tarih boyunca kültür ve medeniyetimizde de, kadın ve âileye çok büyük önem verilmiştir. Âilenin temelinin çok sağlam olarak atılması gerektiği vurgulanmıştır.

Âile, ne kadar sağlam olursa, toplum o derece güçlü temeller üzerine kurulmuş olur. Şu bir gerçektir ki, bir milleti yıkmak isteyen iç ve dış düşmanlar, ilk tahrîbâtlarına âileden başlarlar.

Alkol, uyuşturucu, kumar ve fuhşun en büyük tahrîbâtı (yıkımı), âile ve nesiller üzerindedir. Âilenin zayıfladığı, zedelendiği, vazifelerini yapamadığı zamanlarda gayr-i meşrû serbest münâsebetler artmakta, beden ve ruh sağlığı bozuk nesiller toplumu işgal etmektedir. Bu sebeple, T. C. Anayasası, âilenin, annenin ve çocuğun korunmasında devleti vazîfeli kılmıştır.

Peygamberler tarihini incelediğimizde de, hepsinin gayelerinin, yüksek ahlâklı iyi insanlar, iyi aileler ve iyi cemiyetler meydana getirmek olduğunu görüyoruz. Zâten bizim dinimizde, tarihimizde, kültür ve medeniyetimizde eğitimden maksat da “iyi insan”, orijinal ismiyle söylemek gerekirse “insân-ı kâmil” meydana getirmektir.

Bütün Peygamberler ve onların vârisleri olan İslâm âlimleri ve Evliyâ-yı kirâm, hep gıda gibi, bütün insanlara lâzım olan fertler, âileler ve cemiyetler teşkil etmek için uğraşmışlardır.

HAYIRLI BİR ÜMMET MEYDÂNA GELMESİ

Son Peygamber olan Hazret-i Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem), 150 bin mübârek insan, güzîde sahâbe, “hayırlı bir ümmet” meydana getirmesi, onların da 50 sene gibi çok kısa zaman zarfında gâyet mahdût imkânlarla Endülüs’ten Çin’e kadar olan geniş coğrafî bölgeleri fethedip  oralara ilim, irfân, ahlâk, fazilet, adâlet, medeniyet, nûr ve hidâyet götürmeleri konusu ciddiyetle incelenmesi gereken bir konudur.

Aslında, Hazret-i Âdem’den itibaren gelmiş-geçmiş bulunan 6 Ülü’l-azim Peygamber, 313 Resûl, 124 binden ziyâde Nebî?nin eğitimdeki hedefleri aynıdır. 100’ü küçük 4’ü büyük kitap olmak üzere, bu Peygamberlerden bazılarına gönderilen 104 kitaptaki hedef de, altını çizerek ifâde edelim ki, insanların dünyâda huzûr ve sükûn içerisinde yaşamaları, âhirette de ebedî saâdete kavuşmalarıdır.

Ma?lûmdur ki hayırlı işlerin birincisi ve en önemlisi, çoluk-çocuğuna İslâmiyet’i öğretmektir. Her müslümanın bu birinci görevi hemen yapması, yarınlara bırakmaması gerekir. İslâmiyet, ahlâk ve ilme en büyük kıymeti verip, câhilliği ve ahlâksızlığı reddeder. Onun için her anne ve baba, çocuğuna ilmî, ahlâkî, millî ve dînî görevlerini öğretmelidir. Öğretmezlerse, âhirette mes?ûl olurlar. Çünkü, her çocuk sevmeyi, sevilmeyi, saygıyı burada öğrenir. Disiplin ve düzenli hayâta burada alışır.

Çocuklar küçük olsun, büyük olsun anne ve babalarına itâat ve hürmette kusûr etmemelidirler. Hayâtın çeşitli zorlukları içinde onları büyütüp, her sıkıntıya katlanan anne ve babalar, her bakımdan hürmet ve itâate lâyıktırlar. Kur?ân-ı kerîmde meâlen; ?Allahü teâlâya ibâdet ediniz? buyurulduktan sonra, ?Anne-babaya iyilik ediniz? (Bakara sûresi, 83) diye emredilmiştir. Yine onlara ?Öf!” demek bile (İsrâ sûresi, 23) yasaklanmıştır.

Âile fertleri, toplumun en küçük yapı taşlarıdır.  Nasıl bir binânın temel taşları yerinden oynatıldığında bu binânın ayakta kalması mümkün değilse, âilenin temel taşları da yerinden oynatıldığında, o âilenin ayakta kalması mümkün olmaz. Ayakta kalsa bile esâs fonksiyonlarını yerine getirmesi mümkün değildir.

Anne ve baba, kız ve erkek çocuklarını devâmlı gözetmeli, bilhâssa onları kötü arkadaştan korumak için çok gayret göstermelidir. Kötü arkadaş, çocuğun en büyük düşmânıdır.

Burada şunu belirtelim ki, Batı’nın bâtıl inanışlarını, moda ve ahlâksızlıklarını taklit etmek, medeniyet değil, milletin bünyesinde tahrîbât yapmaktır.

SAÂDET NEDİR?

Dünyâdaki bütün insanlar mes?ût olmak isterler. Fakat mes?ût olan pek azdır, çünkü saâdetin ne olduğunu bilen azdır. Saâdet denilince yalnız dünyâdaki râhatlık hâtıra gelmemelidir. Asıl saâdet, ebedî olan âhiret saâdetidir. Âhiret saâdetine kavuşabilmek için de Allahü teâlânın ve son Peygamberinin emirlerine uymak yegâne çâredir; bundan başka çâre yoktur.

Burada şu noktayı da önemle vurgulamak istiyorum:

Değişim üzerine seri konferanslar veren, bu konuda birçok kitâbı olan araştırmacı yazar Pat Mesiti, âile üzerine bakınız ne diyor:

“Değişimden korunacak şeyler de var; bunlardan biri âilenin yapısıdır. Bugün, bazı kimseler âile fertlerinin görev ve sorumluluklarını yeniden yorumlamak ve âile kavramını yeniden tanımlamak istiyorlar. Âile fertlerinin rollerini değiştirmek ve yeniden tanımlamakla âilenin birliğini ve gücünü yıkmak eş anlamlıdır. Böyle bir davranış, toplumun yapısı bakımından çok tehlikelidir. Çünkü âileyi parçalamak, toplumu parçalamak demektir?”

Bakınız, İngilizlerin Osmanlıdaki câsûsu Hempher?in hâtırâtının 45. sayfasında şu i?tirâf yapılmaktadır:

?800 yıllık Endülüs?ü şarâba alıştırarak, aralarına fitne sokarak, dînî ve millî inançlarından kopararak yıktık. Osmanlıyı ve diğer İslâm ülkelerini de aynı metotla yıkacağız!..?

Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmed Nuri Yılmaz, uyuşturucu madde bağımlılığının, okulların çevresinde tezgâh kuran örgütler aracılığıyla gençlerimize yöneldiğini söylemiştir. Yılmaz, anarşi âfetinin kökünü kazımaya uğraşan toplumumuzun yakasının, bu defa bir başka yıkıcıya kaptırmaktan korunması gerektiği uyarısında bulunmuştur.

Yılmaz, “Anarşi yolu ile maksatlarına ulaşamayacağını anlayan bazı kirli eller, namluyu bu defa başka yönlere çevirme yolunu tutmuşlardır. Geleceğimizin temînâtı olan gençlerimizi, uyuşturucu maddelere ve alkole alıştırarak, onları rûhen ve bedenen çökertmek için kirli eller tarafından çalışmalar yapılmaktadır” diye konuşmuştur.

Şu anda uyuşturucu ve alkolizmi, emperyalist güçler ve mafya, hedeflerine ulaşmak için kullanmaktadır.

Fransa?da çıkan L?Express ve İngiltere?de neşredilen The Economist dergilerinde açıklanan rapora göre:

?Dünya mafyası güçlü ve görünmez bir devlettir. Bunların kasasına, günde 3 milyar dolar girmektedir. Mafyanın sadece Rusya teşkîlâtına ait 550 banka ve 40 bin ticârî firması bulunuyor… Dünyada uyuşturucu kullananların sayısı 200 milyondur. Türkiye Doğu ile Batı arasında bir köprüdür…?

Türkiye Yeşilay Cemiyeti Eski Başkanı, Em. Alb. merhûm Salâhaddîn Kaptanağası da, ülkemizde alkol, sigara ve uyuşturucu yüzünden, yılda en az 350 kişinin hayâtını kaybettiğine işâret ederek, “Kanunlar işletilmeli, Anayasa’nın kesin hükümleri gereği, Milli Eğitim başta olmak üzere, ülkemizin neresinde eğitim veren kurum ve kuruluş varsa, hepsi, uyuşturucuyla mücâdele konusunda kendisini görevli saymalı ve önemli roller üstlenmelidir” demiştir.

Her yıl 1-8 Mart arası ?Yeşilay Haftası? olarak kutlanır. Yeşilay Haftasının 1-8 Mart arası kutlanmasının sebebi, Yeşilay Cemiyetinin 5 Mart 1920 tarihinde kurulmuş olmasıdır. Kuruluşun itici sebebi nedir biliyor musunuz?

O tarihte, İstanbul işgal altındadır. İşgal kuvvetleri, vapurlar dolusu alkollü içki ve uyuşturucu maddeleri getirerek gençlere bedava olarak dağıtırlar. Bu tehlike karşısında işte bazı Türk aydınları, alkol ve uyuşturucu ile mücâdele için bu cemiyeti kurarlar.

Türkiye?de 30 milyon sigara tiryakisi, 25 milyon alkol kullanan (bunun 7 milyonu alkolik), 6 milyon ilaç müptelâsı vardır. Uyuşturucu kullananların gerçek sayısı bilinmemektedir.

Bunun için kültürel mîrâsımızdan, dînî anlayış ve heyecânımızdan kaynaklanan değerlerimizi yaşatmaya gayret etmeli, bu değerlerimizi genç kuşaklara aktarmaya çalışmalıyız. Dînî ve millî değerlerimizle çelişen başka kültürlerin örf ve âdetlerini, körü körüne taklit ve özentiden kaçınmalıyız.

Bu vesîleyle ifâde edelim ki, Müslümanlar, başka milletlerdeki her çeşit fen vâsıtalarını araştırır, öğrenir ve yaparlar. Fakat onların bozuk dinlerini, kötü, çirkin huylarını, âdetlerini almaz, taklit etmezler.

İslâm dîni, müslümanların tembel, miskîn oturmalarına izin vermez. Müslümanların her türlü fen kollarında çalışarak ilerlemelerini, başka dînden olanların fende buldukları yenilikleri, onlardan öğrenmelerini, bunları kendilerinin de yapmalarını emreder. Zirâat, ticâret, tıp (doktorluk), kimyâ ve harp sanâyiinde herkesten ileride olmalarını emreder.

1821 Rum isyânının baş planlayıcısı olduğu için, Sultan İkinci Mahmûd Han zamânında Fener Patrikhanesinin kapısında asılan Patrik Gregoryos?un, Rus Çarı Aleksandr?a yazdığı (İstanbul?da senelerce  Rus sefîrliği yapan İgnatiyef?in hâtıraları arasında neşredilen) bir mektup, bizler için çok ibret vericidir:

?Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-i mümkindir. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için, çok sabırlı ve mukâvemetli insanlardır. Gâyet mağrûrdurlar ve izzet-i îmân sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rızâ göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, pâdişâhlarına (devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine) olan itâat duygularından gelmektedir.

Türkler, zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk u idâre edecek reîslere sâhip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gâyet kanâatkârdırlar. Onların bu meziyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâat duyguları da an?anelerine olan merbûtiyetlerinden (bağlılıklarından), ahlâklarının salâbetinden (sağlamlığından) gelmektedir.

Türklerde evvelâ itâat duygusunu kırmak ve mânevî râbıtalarını (bağlarını) kesr etmek (parçalamak), dînî metânetlerini (sağlamlığını) zaafa uğratmak (zayıflatmak) îcâb eder. Bunun da en kısa yolu, an?anât-ı milliyye ve mâneviyyelerine (millî ve mânevî geleneklerine) uymayan hâricî fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.

Mâneviyâtları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok  kudretli kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vâsıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmanlı Devletini tasfiye için, mücerred olarak, harp meydanlarındaki zaferler kâfî değildir. Hattâ, sâdece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakârını tahrîk edeceğinden, hakîkatlerine nüfûz edebilmelerine sebep olabilir.

Yapılacak olan iş, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahrîbi tamamlamaktır.?

8 haçlı seferinde, asîl milletimizi yok edemeyen güçler, bakın hangi taktikleri uygulamaktadırlar:

Ders kitaplarında ezberletilecek kadar mühim olan bu mektupta ibret alınacak çok şey varsa da, gördüğünüz gibi, şu iki husus bilhassa önemlidir:

1)Türklerin mâneviyâtının ve dîninin yıkılması için, Türkleri yabancı fikir ve âdetlere alıştırmak,

2)Türklere hissettirmeden bünyelerindeki tahrîbâtı tamamlamaktır.

Görüldüğü gibi, Türklerin muvaffakiyet sebepleri arasında, devlet ve millet birliği, müslüman olmaları, güzel ahlâk sâhibi bulunmaları, an?anelerine bağlılıkları gibi bâzı mühim hususlar sayılmış, ancak ve ancak mâneviyatları sarsıldığı, dînî metânetleri zaafa uğratıldığı zaman, yâni kültürlerinden ayrıldıkları zaman, Türklerin mağlûb edilebilecekleri ve Osmanlı Devletinin yıkılabileceği açıkça zikredilmiştir.

Batılılar bu şekilde, bir taraftan, aydınlar vâsıtasıyla, bilhassa İslâm ülkelerini, kültürlerine yabancılaştırma politikasını güderken, diğer taraftan da o ülkelerde eğitim yuvaları açmak sûretiyle etkili bir faâliyet başlattılar.

Nitekim Lozan Barışı sırasında Avrupalı delegelerin Türk delegeleriyle yaptıkları en çetin münakaşa, bu yabancı okullar mevzuunda oldu. Kânûnî devrinden beri verilen kapitülasyonların kaldırılması hususunda o kadar direnmedikleri halde, yabancı okullar mevzuunda çok ısrar ettiler ve isteklerini aldılar.

Türkiye?de okul açan yabancılar (Amerikalı, İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan vb.) kendi kültürlerine sırt çevirmiş bir milletin evlatlarını daha kolay etki altına alabileceklerini çok iyi biliyorlardı.